That question is missing. Ask another!

sormadan önce arşivde ara: http://tinyurl.com/meren-fs, anonim soru sor, senli-benli konuş, iltifat etme.

RSS Feed
    1. A. Murat Eren

      1. Sincap gibi yaşamak mümkündür (sincaplar tam olarak sincap gibi yaşamaktadırlar).

      2. Sincap gibi yaşamak evreni/insanı/doğayı anlamaya çalışmaya, bu doğrulduta kafa yormaya engel değildir (bilakis, sincap gibi yaşamak bir ciddiyet şeysidir ve belki de evreni/insanı/doğayı anlamaya çalışmanın en ince ve en objektif yoludur).

    2. A. Murat Eren

      "Neredeyse bütün biyologların ateist olduğu" önermesi bence biraz fazla iddialı, fakat bilim insanları arasında ateist ya da agnostik bakış açısının nüfusun geri kalanına kıyasla çok daha yaygın olduğu da bir gerçek. Bunun neden böyle olduğunu bilmiyorum (bildiğini iddia edenlerin açıklamalarını da pek tatmin edici bulmuyorum).

      Din inancı ile arasında doğrusal ya da ters bir orantı olduğu gösterilmiş birçok gösterge var. Bunlar arasında 'zeka' gibi (http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0160289608001013) tartışmalı göstergeler kadar gelir seviyesi, yaşam standartları ya da eğitim seviyesi gibi tartışmaya yer bırakmayan göstergeler de var.

      Misal, eğitim seviyesi ile din inancı arasında ters bir orantı olduğunu gösteren istatistikler yukarıdaki soruya bir yanıt vermese de bu sorunun aslında "geçersiz bir soru olmadığını" gösteriyor (Nature'da yayınlanmış bir makaleye göre* ABD'nin dünyanın en önde gelen bilim insanlarına ev sahipliği yapan Ulusal Bilim Enstitüsü'nde (National Academy of Sciences) yapılan bir araştırma katılımcıların %93'ünün bir tanrı olduğuna inanmadığını ortaya koymuş. Fakat yine ABD'de kendini ateist ya da agnostik olarak tanımlayan kişilerin toplam nüfusa oranı sadece %1.6 (oran http://commons.trincoll.edu/aris/ adresindeki rapordan). Yani ABD'de sokaktaki her 62 kişiden birisi ateist ya da agnostik iken, bu rakam Ulusal Biim Enstitüsü için 10'da 9).

      Belki biyologlar 'rahatsız oldukları bilimsel teorileri' din kitaplarından okudukları paragraflar ile yanlışlamaya çalışan fanatiklerin saçma sapan argümanlarına herkesten daha çok maruz kalıyorlar oldukları için görüşleri daha hızlı değişiyordur.


      --

      * Bu arada bu makaleyi eleştiren ve makalede kullanılanılan sorunun yanlış sorulduğu için oranların düşük çıktığını iddia eden bir yayın da var: http://ncse.com/rncse/18/2/do-scientists-really-reject-god

    3. A. Murat Eren

      HTC Evo.

      Teknoloji bağımlısı değilim. Cep telefonu olayından da hiç hazzetmiyorum.

      Birkaç ay öncesine kadar yeşil ekranlı bir telefonum vardı, bozuldu.

    4. A. Murat Eren

      Hiçbir yerde 'vejeteryan olmamamın sebebinin bitkilerin acı çekmiyor olduğunun garantisi olmamaması' olduğu anlamına gelecek türden bir şey söylediğimi sanmıyorum.

      Bu varsayımın çıkarıldığı yer olduğundan şüphelendiğim http://www.formspring.me/meren/q/297089137704436175 adresindeki yanıt da bu "hiçbir yer"lere dahil.

    5. A. Murat Eren

      Bunun nispeten acıklı bir hikayesi var. Uzun uzun anlatmaya vakit yok. Aceleyle yazıp bu alanlarda çalışanları gücendirmek ya da insanlara yanlış bilgiler vermek de istemiyorum, fakat kısaca değineyim, okuyanlar da bu yazdıklarımın hiçbirisini ciddiye almadan okusunlar.

      Makine öğrenmesi harika bir alan. Fakat uygulaması kendisinden daha önemli, nitekim bilgisayar bilimlerinin çarptığı bariyerlerin üzerinde çalıştığımız mimaride temel bir değişim yaşanmadan (misal kuantum bilgisayarlar beklediğimiz temel değişim olaiblir) bir yere gitmeyeceği neredeyse aşikar (bu problemlerin bir listesine buradan ulaşabilirsiniz: http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_unsolved_problems_in_computer_science).

      Bu problemler orada iken, temelde aynı olan problemleri farklı farklı optimizasyonlar ile çözmeye çalışmak problemin doğasını değiştirmediği gibi çözümü 'elegant' formüller bağlamından çıkarıp bir sürü 'threshold'un tanımlanmak zorunda kalındığı ad-hoc çözümler uzayına taşıyor (bu yüzden ortada yüzlerce 'domain-specific' kümeleme algoritması olmasına rağmen kümelenmek istenen veri miktarı belli bir düzeyi aştığında k-means gibi basit algoritmalar en makul sonuçları vermeye devam ediyor). Teoriyi temelden değiştirmeksizin ad-hoc çözümlerle makine öğreniminin haşır neşir olduğu problemlere daha makul yanıtlar bulmaya çalışma çabasınının çok değerli olduğunu, fakat işin bilim değil mühendislik tarafına ait olduğunu düşünüyorum. Uygulamada sonuç alınmaya devam edildiği sürece bunda bir problem yok bence. Birçok alanda yaşanan gelişmelerin çoğunun temelinde görüntü işleme, sinyal işleme, kümeleme, sınıflama gibi problemlerimize yanıt veren çok daha elegant yöntemler geliştirmiş olmamız değil, bilgisayarların hız kazanması ile çözülemeyen teorik sorunların donanım gücü ile üstesinden gelinebiliyor olmasının bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Dediğim gibi bence bunda hiçbir problem yok. Seve seve yapmaya devam edebilirdim.

      Fakat doktora esnasında birlikte çalıştığım insanlar uygulama yerine -gidecek çok fazla bir yer olmamasına rağmen- teoriye eğilmek istediler.

      Misal o zamanlar rekabet halinde olduğumuz laboratuvar geçenlerde şunu çıkardı: http://www.sciencedaily.com/releases/2012/03/120326160651.htm Bundan 4 yıl önce çalıştığım laboratuvarda bu noktadan çok uzakta değildik. Fakat gerçek problemler yerine sentetik veriler üzerinde iş gören kümeleme algoritmalarına yoğunlaşmak ve uygulama kısmını hep ikinci plana atmak nedense bir rutin idi. Ben doktoramın başında destek vektör makineleri üzerine uzmanlaştım (support vector machines (SVM)). Üzerinde çalıştığımız moleküler sinyal verisine benzer simülasyonları son derece başarılı şekilde sınıflayan SVM kernel'ler, diğer taraftan SVM ile unsupervised kümeleme alanında anlamlı sonuçlar veren algoritmalar geliştirdim. Bu çabalardan ümit verici sonuçlar almaya başlayınca geliştirdiğim yöntemleri heyecanla gerçek veri üzerinde test etmeye başladım. Fakat sonuçların hiç de simülasyonda olduğu gibi berrak ve leziz olmadığına ikna olunca geri dönüp işin matematiği üzerinde daha fazla mesai harcamak istedim; fkat benden bununla vakit kaybetmeyip sentetik veri sonuçları ile yayın yapmam istendi (hatta profesörüm SVM'leri kullanarak kernel seviyesinde unsupervised kümeleme yapan yöntemi yayınlarsam doktoramı 3 yılda bitirebileceğimi dahi ima etti). Halbuki benim derdim doktorayı bitirmek değil, suya bir taş atıp onun yarattığı dalgaları izlemek idi (çocukluğumdan kalan 'çekirdek sattığım duvar' sendromu (http://meren.org/blog/2011/08/cekirdek-sataraken-buyuyup-beton-sularken-kuculmek/)).

      Birlikte çalıştığım insanların da haklı olduğu noktalar vardı: yayın yapmadan maddi destek almak mümkün değil. Bilimin her alanından her yıl kimsenin okumadığı onbinlerce makale yayınlanıyor, yayınlasam ne olurdu. Fakat maddi destek almak için inanmadığım sonuçları yayınlamak bana göre değildi. Elbette benim bu uzlaşmazlığım beni birlikte çalıştığım insanlardan uzaklaştırdı. Yayınlamak istediğim çalışmalarımı da yayınlamadan o alanı terk edip mikrobiyal ekoloji alanına geçtim. Şimdi mikrobiyal ekoloji alanında suya büyük bir taş bırakmanın arefesindeyim, ve ister istemez makine öğrenmesi alanında kaybettiğim vakte hayıflanıyorum.

      Vakit kaybı dediğim o. Yoksa öyle ciddi bir şey yok. Hayat devam ediyor.

    6. A. Murat Eren
    7. A. Murat Eren

      Akademiye atılmak için bir yaş sınırı olduğunu sanmıyorum. En azından teoride. Pratikte pozisyon bulmak gibi sıkıntılar olabilir, ama teorinin de pratiğinde eğilip büküldüğünü biliyoruz.

      Öncesinde akademi ile hiçbir ilişkim yokken, 27 yaşımda doktoraya başladım. Doktora süresince birkaç yıl üzerine çalıştığım makine öğrenimi ve sinyal işlemenin benim için vakit kaybı olduğunu görüp daha çok keyif alacağımı bildiğim bir alan olan mikrobiyal ekolojiye geçmeye karar verdiğimde ise doktoramın üçüncü yılında idim ve 30 yaşındaydım. Çok kolay değildi elbet, fakat ne akademiye girişte, ne de yol ortasında alan değiştirirken çok çok zorlanmadım (doktora sürecine dair notlar arasında bu geçişe dair bilgiler de var: http://meren.org/blog/2011/04/biten-doktoranin-ardindan-notlar/).

      Akademinin hangi alanı olursa olsun analitik düşünme kabiliyetine sahip olmak çok önemli bir kriter bence. Bunun yanında insanın hayatını zehir etse de akademide iyi iş gören "mükemmelliyetçilik", "kronik skeptisizm" ve "disiplinli çalışma" becerisi olursa çok iyi olur nitelikler arasında sayılabilir belki. Ben hepsine sahip değilim, ama idare ediyorum mesela. Hiçbirisine sahip olmayan akademisyenler tanıyorum. Onlar da idare ediyor.

      Yaş hiçbir şeye sınır değil.

      Bir şeyleri kavrama hızının düşmesinin 60 yaşından evvel bir problem olacağına inanmak istemiyorum. Azalan şey kavrama hızı değil, "ilgi" olabilir olsa olsa. İlgilenmediği şeyleri yapmaya alışmış insanların 'ilgisizliklerini' 'yavaşlıkları' ile karıştırıyoruz. İnsanların kapasitesi hakkında gerçek bir fikir sahibi olmak için onları 'ilgilendikleri' bir şeyi yaparken izlemek gerek.

      Hepsinin ötesinde, insanın ne yapmak istediğine dair düşünceleri saçma sapan kariyer kaygılarından arınmış olmalı bence.

      Akademi isteyen "yapabilir miyim" demeden denemeli. Olmuyorsa "olmuyormuş" demeli.

      Nitekim, 30 yaşından önce "deneyerek" kaybedilecek birkaç yıl, 60 yaşında sonra "denese miydim" diye geçirilecek birkaç dakikadan daha acısız olur diye tahmin ediyorum.

    8. A. Murat Eren

      Bir bilim insanının siyasi görüşünü açık açık söylemesinin önünde hiçbir engel yok bence.

      Ama bir bilmi insanı siyasi görüşünü dile getirdiğinde insanların bunun bir siyasi görüş olduğunu anlamaları güç olabilir. Nitekim çoğu durumda insanların kolayca anlaması ve kafalarında yer vermeleri için, söyleneni daha önceden alışkın oldukları şekilde paketlemek gerekiyor. Bu paketleme standartlarını belirleyen ve sürekli kullanan da ana akım siyaset. Dolayısıyla ana akım siyasetin temsilcilerinden birisinin söylemlerini miras almayan bir bilim insanının halka ulaşması güç.

      Bununla beraber bilim insanlarının siyasi söylemleri ile ana akım siyasetin temsilcilerinin söylemlerinin nadiren birbirine paralel olabileceğini düşünüyorum. Bunu düşünmemin bir sebebi, içinde sırtını gözleme ve tekrarlanabilir deney sonuçlarına yaslamış veriler ile çalışılan bilimin sahasından çıkıp siyaset gibi peynir gemilerinin lafla yürütüldüğü denizlere yelken açması için gereken motivasyonun, bir bilim insanının içinde kolayca bulabileceği bir şey olmadığını görüyor olmam. Ana akım siyasetin aktörlerinin söylemleri bilimsel verilerden ziyade ezbere dayalı olduğu için bilimden anlayan bir bilim insanını ana akım siyaset dolaylarında görmek beni şaşırtır açıkçası.

      Örneğin bir bilim insanı çıkıp "küresel ısınmaya inanmıyorum" ya da "evrim teorisi bir aldatmacadan ibaret" diyemez. Diyemeyeceği gibi, bunları diyen bir kişi ile hasbelkader aynı safta olsa dahi bu saçmalıklara sessiz kalamaz. Benzer şekilde PKK'nın 'terör örgütü' olması, Ermeni Soykırımı'nın 'sözde', Türk ırkının 'üstün' olması gibi günün birinde devletin iplerini eline alma hayali kuran hiçbir siyasi partinin tartışmaya bile gerek görmediği, ve öntanımlı bir biçimde doğruluğu çoğunluk tarafından kabul edilmiş iddialar, bir bilim insanı için yoruma ve tartışmaya açık, sıradan savlardır. Bir siyasetçi "GDO'lu gıdalar bir risk teşkil etmiyor" dediği zaman, ya da bir diğeri "biber gazı sağlığa zararlı değil" dediğinde bir bilim insanı, bilmiyorsa bile bunların aslını araştırıp topluma anlatma sorumluluğundan kendisini kolay kolay azat edemez. Elbette idealde durum bu olsa da, biz üniversitelerimizin çoğunu sap ve saman ile doldurduğumuz ve gerçek bilim insanlarını azınlıkta bıraktığımız için bunlara Türkiye'de sık sık rastlamıyoruz ne yazık ki.

      Keşke yukarıdaki prensiplere haiz bir avuç bilim insanı Türkiye siyasetinde daha aktif olsa. Kendilerine bir niş bulup toplumsal bilince objektif bir biçimde katkıda bulunsalar. Misal, Çin'de siyasetin en önemi 9 isminden 8 tanesi eski bilim insanı. Singapur'un cumhurbaşkanı ve başbakanı uygulamalı matematikçi. Bilim insanlarına siyaset içinde rastlamıyor değiliz.

      Fakat Türkiye, ABD gibi otoritenin siyasi istikrarı halkın koyunlaştırılmasında bulduğu ülkelerde başkasının borazanlığını yapmayan bir bilim insanının parlamentoya girmesi epey zor. Çünkü bu ülkelerde bir bilim insanının halka alışkın olduğu siyasi kanallardan ulaşması, alışkın olduğu prensipleri bir kenara bırakmasını gerektiriyor (şair burada topluma sitem ediyor).

      Hepsinin üstüne Türkiye'nin işi biraz daha zor, çünkü ABD'de en azından kalabalık bir bilim insanı ordusu varken, Türkiye'de tek tük biten bilim insanları kurt sürüsü içinde kalmış koyun gibi saklanıyorlar üniversitelerde (şair burada bilim insanlarına sitem ediyor).

      Öyle.

      Özetle, bence her insan gibi bilim insanı da siyasi görüşünü açıkça söyleme ihtiyacı hissediyorsa söylemeli. Her insan gibi bilim insanı da bir siyasi partiye üye olmak istiyorsa olmalı (kalanlar da eylemler yerine söylemleri değerlendirmeyi öğrenmeli).

    9. A. Murat Eren

      Kendimi İngilizce ifade etmekte hâlâ sıkıntı yaşıyorum. Bundan 5 yıl öncesine kıyasla çok şey değişti tabi. Bunlardan birisi İngilizce'de kendimi asla kendimi tatmin edecek kadar iyi ifade edemeyeceğimi kabullenişim idi. Zira kendimi (ya da kendimle ilgisi olmayan bir derdimi) İngilizce kullanarak ifade etme kapasitemi sürekli Türkçe ile kıyaslıyorum, ve Türkçe ile o kadar göbekten bağlıyım ki benim için hiçbir şey Türkçe'nin yerini tutmayacak. Mesela şöyle bir yazıyı asla İngilizce yazamayacağım:

      http://meren.org/blog/2010/12/olcegin-neresinde-olmak/

      Bu böyle.

      ABD'ye ilk geldiğimde İngilizce konusunda çok sıkıntılı idim. Yani bilmiyor değildim, birisi ile üniversite öğrencisi olduğum yıllarda üzerine bol bol İngilizce yayın okuduğum kriptografi üzerine, ya da işletim sistemileri, programlama dilleri üzerine saatlerce konuşabilirdim. Fakat iş "teknik ve bayık konular" alanından çıkıp "günlük yaşam ve diğer şeyler" alanına girdiği zaman ağzımı bıçak açmıyordu (ağzımı bıçak açtığı zaman da dinleyen kişi o bıçağı alıp boğazıma saplama arzusu ile doluyordu). Hatta durumun vehametine bir örnek olarak yakın çevremdeki herkesin bildiği -ve aslında tekil olmayan- şu hadise var:

      Bir gün New Orleans'ta Subway isimli sandviç zincirinin dükkanlarından birisindeyim. İlk kez filan bir sandviç siparişi vereceğim. Öğlen vakti, uzun bir kuyruk var. Önümdeki insanların ne dediklerini dinlemeye çalışıyorum. Kopya çekeceğim. Nafile. Sıra ne olduğunu anlamadan bana geliyor. Karşıdaki menüde yer alan numaralardan birisini söylersem yırtarım diyerek "Number 1" diyorum (menüdeki bir numaralı sandviçi hazırlarsın diye). İri yarı, ağır aksanlı siyaji bir ablamız benim bu ricam üzerien tost yapmak için kullanılacak ekmeğin cinsini soruyor. Çünkü bu namert tükkanda sandviçin kaba hatlarını menüden seçtikten sonra ekmeğin cinsini, kızartılıp kızartılmayacağını, peynirin türünü, salatalık, domates, biber gibi hangi sebzelerle dekore edileceğini, mayonezini, ketçapını ayrı ayrı söylüyor müşteri; benim İngilizce bilgim The Matrix filminden, Nothing Else Matters şarkısından ve kriptografiden geldiği için söyleyebileceğim faydalı hiçbir şey yok tabi bu noktada. Neyse, dediğim gibi abla ekmeğin cinsini sorduktan sonra aramızda -herkesin yemeyi filan bırakıp beni izlemesine vesile olan- şöyle bir diyalog gelişiyor:

      Abla: White or wheat? ("beyaz ekmek mi, buğday ekmeği mi" manasında)
      Ben: Yes.
      Abla: (bir süre bezgin bezgin gözlerimin içine baktıktan sonra, biraz sinirli bir şekilde) White .... or .... wheat?!
      Ben: .. No? :(
      Abla: THE BREAD! WHAT KINDA BREAD?! WHITE OR WHEAT?
      Ben: .... Yes?? :'((((((
      Abla: (benden hayır gelmeyeceğini sonunda anlayıp kendisi karar veriyor) O.K. Wheat it is....
      Ben: yes thank you bacım I appreciate :'(

      ..

      Sandviç ekmeğinin cinsi konusunda varılan mutabakatı takip eden adımlarda da performansım izleyenlerden tam not aldı tabi (en nihayetinde bu ablamız sandviçin tüm detaylarına kendisi karar vermek zorunda kaldı).

      Bu travmayı takip eden birkaç ay boyunca kimse beni Subway'in kapısından içeriye sokamadı, lâkin benzeri travmaları gittiğimiz başka yerlerde, başka insanlarla pek güel yaşadım.

      İngilizcem zamanla bir şekilde toparladı elbette. Bütün bu süreçten yanıma kâr kalan ise toplum içinde rezil olma hissini damardan yaşayıp kanıksamayı öğrenmiş olmak oldu sanırım.

      Misal şimdi Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nde sahte konferans düzenleyen beş para etmez profesörler haklarında yazıp çizdiğim için hakkımda iftiralarla dolu suç duyurularında bulunuyorlar, "konudan habersiz insanlar benimle ilgili ne düşünecekler acaba" diye kaygılanır gibi olduğumda ise Subway'de bana acıyan gözlerle bakan Meksikalı işçiler, olan biteni sırıtarak izleyen takım elbiseli abiler, amcalar geliyor gözümün önüne. Oradaki rezilliği hatırlayınca kalan her şeye gülüp geçiyor, Türkiye'deki akademik problemlerle ilgili yazmaya devam ediyorum.

      Başta İngilizce bilmemenin böyle bir faydası oldu işte.

    10. A. Murat Eren

      Gösterdiğim tepkilerin düzeyinin kimilerince 'popülist', 'muhalif' ya da 'popülist muhalif' olarak sınıflanmış tepkilerle örtüşüyor/örtüşecek olması pek umurumda değil açıkçası. Yaptıklarımı ve düşüncelerimi değerlendirme sürecimi "insanların yaptıklarım ve düşüncelerim üzerine düşünceleri" ayarında bir geri besleme mekanizmasından yalıtmak için epey çaba harcıyorum. Açıkçası ne kendi söylediklerim umurumda, ne de başkalarının söylediklerim hakkında ne düşündüğü.

      Gücün tehlikeli ve yozlaştırıcı doğasını yıllardır gözlemliyorum. Güç sahibi olduğumu düşünmüyor, bana layık görülen ya da önerilen her tür gücü de denk geldikçe ve becerebildiğim kadarı ile reddediyorum.

      Fakat bu, uygun bir vakitte dünyayı ele geçirip hepinizin çanına ot tıkayacağım gerçeğini değiştirmiyor.

      Asıl sen dikkat et.

    11. A. Murat Eren

      "Bulunabilir" deyip bırakmak DNA moleküllerinin muazzam bulunurluklarını küçümsemek gibi olacağı için doğrudan "elbette" diye yanıt vermek istiyorum.

      Bir insan bulunduğu bir ortama bir saat içerisinde ortalama 1.5 milyon deri hücresi 'döküyor'. Bulunduğu ortama bu kadar hücre döken bir bedenin, kendi üzerinde kopmuş, atıl halde duran deri hücresi sayısını hayal edin... Derideki bir gözenekten dışarıya çıkan sıvı elbette bu hücreleri içlerindeki genetik veri ile beraber önüne katacaktır. Yani terde DNA bulunmaması mümkün değil.

      Bununla beraber şu elbette daha farklı bir soru olurdu: "Terden elde edilecek DNA molekülleri ile kimlik tespiti ya da kanuni takip yapılabilir mi".

      Bunun yanıtı da evet. Son yıllarda DNA amplifikasyon ve dizileme teknolojilerinde büyük atılımlar yaşandı. Çok çok küçük miktardaki biyolojik veriden kimlik tespitine yetecek kadar genetik veri elde etmek mümkün hale geldi. Doktoram esnasında çalıştığım laboratuvardaki teknisyenlerden birisi aynı zamanda FBI'da kendisine getirilen delillerden genetik veri çıkaran bir uzman olacak çalışıyordu. Anlattığı hikayelerle ne tür örneklerden ne kadar DNA çıkarılabileceğine dair tüm varsayımlarımı alt üst ederdi.

    12. A. Murat Eren

      Bir şey hakkında yazarken çoğunlukla okuyucunun okuduğu konu hakkında sahip olduğu bilgi düzeyi ile ilgili hiçbir varsayım yapmamaya ve elimden geldiği kadar anlaşılır olmaya gayret ediyorum. Fakat kimi zaman tembellik, kimi zaman ise detaylı bir şekilde anlatacak vakit olmaması nedeniyle bazı noktalar muğlak kalıyor. Zaten uzun yazdığımda da "kısa kes" eleştirileri geliyor.

      Bilgi akışının anormal hızlı olduğu bu ortamda insanlara bir şeyi okutmak zaten çok güç, bunun üstüne muhtemelen önemsiz yerleri uzatıyor, önemli yerleri es geçiyorum.

      Bunun için özür dilerim. Analşılır dil olayı üzerine biraz daha çalışayım.

      Öte yandan Feynman'ın şu sözü geliyor aklıma: "Eğer bir lise talebesine anlatamıyorsan, üstüne konuştuğun konuyu bilmiyorsun demektir".

      Anlaşılırlığın azaldığı noktalarda çok bilen bir insan olmayışımın da payı var muhtemelen.

    13. A. Murat Eren

      İlk cümle doğru, fakat ikinci cümledeki derivasyon bana ait değil ve hatalı. Dolayısıyla son cümledeki soruya yanıt vermem anlamsız.

      Fakat şunları tekrarlayabilirim (böylece ailenin bence ne olduğu kendiliğinden ortaya çıkar belki):

      Ailelerin çocuklarına kendi inanç ve hayat görüşlerini empoze etmesinin çocuk istismarının en eski, en yaygın ve en insafsız formu olduğunu düşünüyorum.

      Ayrıca, çocuklara ayrımcılık ruhunun temelini atan 'biz'i ve 'onlar'ı öğreten, toplumun atomik indoktrinasyon ünitesi aile kurumunu lağvetmenin ayrımcılıktan arınmış bir paradigmaya geçiş için gereken aydınlanmanın ilk adımı olması gerektiğine inanıyorum.

      Ayrımcılığı özünden temizlemek insanlığın bir menkıbesi midir, o apayrı bir soru. Bunun için bir yanıtım yok. Fakat bunun nihai yanıtı ile ailenin temel fonksiyonu birbirinden bağımsız konular.

    14. A. Murat Eren

      Evet, Twitter'da paylaştığım fotoğrafta yer alan yılanı canlı fare ile besledim (elim mahkûm, hem sahibi öyle istiyor, hem de yılan başka bir şey yemiyor) (https://twitter.com/#!/merenbey/status/172436840769527808).

      ..

      Çok az kişinin neyin 'içinde', neyin 'dışında' kaldığını "formal olarak" ifade edebilecek olmasına rağmen, neredeyse herkesin bir çırpıda söyleyiverdiği "doğal" kelimesi ile kast edilenin ne olduğunu anlamış, neyin doğal olduğunu, neyin doğal olmadığını biliyormuş gibi yapsam dahi, açıkçası burada ben, yılan ve fare üçgeninde kimin "doğal yaşam döngüsüne" müdahale edildiğini tam olarak kestiremiyorum. Fakat hepsine azar azar değinmeye çalışacağım.

      Yılandan başlayayım:

      Yılan (boa constrictor) doğada fare ve yarasaların da içinde olduğu küçük memelilerin yanında kurbağa ve kuşlarla besleniyor. Canlı hayvanlar dışında da bir şey yemiyor (önüne donmuş gıda konunca içgüdüleri harekete geçmiyor). Yılanın canlı fare ile beslenmesi ile ilgili muhtemelen hiçbir problemi yok; bununla beraber yılanın ev hayvanı olarak bir yere kapatılması ile ilgili aynı şeyi söylemenin güç olduğunun farkındayım, ve bu durumla ilgili ciddi sorunlarım var. Bu rahatsızlığım yılan ile de sınırlı değil: daha genel anlamda bazı canlıların, sırf güçleri yetmediği için karşı koyamayan (tür içi ya da türler arası) başka canlılar üzerinde hak iddia etmesinden büyük rahatsızlık duyuyorum. Yani aynı şeyi köpekler, kuşlar, kediler ve çocuklar için de hissediyorum. Bu böyle.

      Bir hayvanı bir başka hayvanla besleme kısmına dair netleştirmek istediğim bir şey var: Bu yılanı canlı fare ile beslerken, birisinin benden bakmamı rica ettiği köpeğini bütün hayatını karanlık bir odada geçirdikten sonra belirli bir ağırlığa ulaşınca çat kesilen büyükbaş hayvanların parça pinçik edilip teneke kutulara doldurulması ile imal edilmiş köpek mamaları ile beslerken hissedeceğimden daha kötü hissetmiyorum. Öldürme olayına tanık olmuyor olmak, ya da misal köpek mamasının imal edildiği buzağıları kesen makinenin tuşuna basan kişi olmamak o buzağıların öldürülüyor olduğu gerçeğini değiştirmediği gibi kimseyi de o sorumluluktan azat etmiyor. Bu da böyle.

      Yılanı bir kenara bırakıp fareye odaklanayım: Gidip hayatta olan bir canlıyı 1 dolar 75 cent verip hayvan marketinden satın alıp eve getirdikten sonra bir yılana yedirmek ile, gidip bütün hayatını karanlık bir odada geçirdikten sonra belirli bir ağırlığa ulaşınca çat kesilen büyükbaş hayvanların parçalarını kasaptan satın alıp eve getirdikten sonra bir köpeğe ya da bir insana yedirmek arasında da çok ciddi bir fark görmüyorum. İkisi de çok üzücü bence. Sırf ikincisine bizzat şahit olmadığı için o konuda suçluluk ya da sorumluluk duymayan, o hayvanların esaret altında doğup, işkence içinde yaşayıp çatır çatır öldürülmesinde payı olmadığını düşünen insanlardan olamıyorum.

      Fakat bu kadar da değil; misal esaret altında doğan ve belli bir büyüklüğe gelince çatır çatır öldürülen salatalıklar ve patatesler için de benzeri şeyler hissediyorum. Ortaya çıkarabildiğimiz kadarı ile phylogenetic ağaç içerisinde kendi dalına yakın olan canlılara daha yakın hissetmek gibi bir defo ile dünyaya geldiğini düşündüğüm o herşeyin en çokunu bilen insanlar gibi "aa, hayvan başka bitki başka" diyemiyorum (neuroscience'ın bu konuda insanların yüreğine su serpen teorilerinde de dişe dokunur bir tatmin bulamıyorum).

      ..


      Evet. Otoriter yapıya karşı çıkıyorum. Fakat otoritenin, otoriter yapının ne olduğuna ve benim bütün olan biten içindeki fonksiyonuma dair yüzeysel varsayımlar ile hareket etmediğim için canlı bir fareyi marketten alıp bir yılana yedirmekten gocunmuyorum.

      Çünkü zaten sebze yiyorum. Et yiyorum. Milyonlarca canlının yaşam alanının alt üst edilmesi ile oluşturulmuş bir şehirde yaşıyorum. Ev hayvanı olan insanlarla arkadaşlık yapıyorum. İnsanoğlunun merakını tatmin etmek ve onun -öncelikle- zengin olanlarının yaşam standartlarını yükseltmek için envayi çeşit bitki ve hayvanın kıtır kıtır kesildiği bir mecra olan bilim dünyasının bir parçasıyım. Bu gezegen üzerinde varlığını ilan etmiş ve sınırlarını silahlarla koruyan devletlerden birisi tarafından bana tahsis edilmiş ve henüz inkar etmediğim bir nüfus cüzdanım var. Otoritenin toplum içerisindeki en küçük birimi olan aile ile problemli olsam da henüz inkar etmediğim bir ailem var. Çocuk sahibi olan ve çocuğunun ne yapacağına karar veren dostlarım var. Hiyerarşik bir düzen içerisinde çalışıyor, sınırlarını silahlarla koruyan ve sınırları dahilindeki insanların üretimleri üzerinde hak iddia eden bir devlete vergi ödüyorum.

      Kendilerini tüm bunlardan arındırmayı başarmış olanlar vardır belki; onların otoriteye karşı çıkışları, otoriter yapı ile savaşları muhakkak makbûldür.

      Sistemin içine boğazına kadar batmış insanların sırf ev hayvanı beslemedikleri, marketten naylon torba yerine kese kağıdı ile çıktıkları ve vejeteryan oldukları için otoriter yapının pratik ve mekanizmalarından bağımsız yaşadıklarını düşünebiliyor olduklarını görüyorum. Muhtemelen onların otoriteye karşı çıkışları, otoriter yapı ile savaşları da makbûldür.

      Bu konularda otorite olmadığım için kimin doğru kimin yanlış olduğunu bilemiyorum.

      Fakat muhtemelen onların bütün bu olan bitenden anladıkları ile benim bütün bu olan bitenden anladığım epey farklı şeyler.

      Ve büyük yanılgılar içerisinde olanın ben olması da epey muhtemel.

    15. A. Murat Eren

      Protesto planlarım var.

      Öncelikle sevgililerin hiç ihtiyaçları olmayan, sevgililerin menfaati yerine "ekonomiye can gelir" ümidiyle uydurulmuş bu saçma anma gününün "sevgili olmak için can atan fakat bir türlü karşısındakine açılamayan insanların duygularını dile getirme günü" olarak değiştirilmesi için yürüyüş yapacağım.

      Bu yürüyüşün dönüşünde de sakin bir şekilde dağılmak yerine Dünya'nın Güneş etrafında attığı tam turlara endeksli her tür yıldönümünün lağvedilmesi gerektiğini, "sevgili olmak için can atan fakat bir türlü karşısındakine açılamayan insanların duygularını dile getirme günü" etkinliğinin de bu döngüye bağlı bir anma günü olmaktan çıkarılıp, günlük yaşamın doğal bir rutini olması gerektiğini iddia eden sloganlar atacağım.

      Yürüyüşüm esnasında bana katılan kitle ile beraber polise taş, bankalara molotof ve uzaktan seyreden erkeklere öpücük atarak otoriteyi, finans sektörünü ve toplumun değer yargılarını aynı anda rahatsız etmek gibi bir gayem de var.

      Son olarak kaçıştığımız arka sokaklarda büyük başarımızı kutlarken -nasıl yapacağımı şu an tam olarak kestiremediğim terbiyesizlikler ile- o güzel birlik ve beraberlik ortamının içine edecek, takipçilerimi derin bir hayal kırıklığına uğratacak, ve bir kez daha kimsenin takip etmeye değer olmadığını hissetmelerini sağlayacağım.

      Sevgililer günü planlarım böyle.

      Epey yoğun geçmesini bekliyorum.

      Her şey canım sevgilim halk için.

    16. A. Murat Eren
      meren responded to azsdcfvgb 8 Feb

      Genel ahlâk kuralları toplumların çoğunluğunu oluşturan kesimlerinin korkuları ile şekillenen değerler. Elbette bu değerler coğrafi ya da kültürel olarak farklı bir tarihi yaşamış olan her toplumda farklı. Evrensel ahlak yasasının temelinde ise farklı toplumlarda farklı bir liste olarak karşılaşılan bu ahlâki değerlerin bir noktaya kadar genel geçer olabileceği, ve toplumlar arası örtüşmelerden hareketle evrenselleştirilebileceği düşüncesi yatıyor.

      Toplumlar "ahlâk" diyerek yeni bireylerine satmaya çalıştıkları değerlerin kendi korkuları, utançları, kişilik bozuklukları ile şekillenmiş küt, renksiz inançları ile şekillendiğini kabul etmeliler. Özgür bireyin yanında birisi olarak toplumla da, toplum ahlâkı ya da genel ahlâk ile de problemlerim var.

      Bununla beraber ahlâki değerlerin kötü olduğunu ima etmeye çalışmıyorum¹. Benim de ahlâki değerlerim var. İçinde bulunduğum topluma göre değişen yüzdeler ile bu değerler genel beklentilerle de örtüşüyor.

      Fakat ilk bakışta birçok kişiye "makul", "pozitif" gibi görülebilecek ahlâki değerlerin zaman içerisinde "toplumu oluşturan bireylerin dışında hareket etmemeleri" umulan 'beklentilere' dönüşmesinin, ardından "bu beklentiler dışında hareket eden bireylerin cezalandırılması"na sebep olabilecek 'kurallar' halini almasının, ve bu 'kuralların' çocukluklarından itibaren bireylere empoze edilmeye başlamasının bireysel özgürlüklere verdiği zararın ancak çoğunlukçu, faşist düşüncelere yatkın ve dar vizyona sahip kişiler tarafından göz ardı edilebileceğini düşünüyorum.

      Bu bağlamda evrensel ahlâk yasası mevzusunun da karşımıza "böyle bir yasanın var olabileceğini iddia eden muhafazakârlar" ve "böyle bir yasanın gerçekçi olamayacağını iddia eden progresifler" olarak çıkıyor olması sürpriz değil.

      Neyse. Ben muhafazakâr ya da progresif değilim. Fakat evrensel olduğu iddia edilen her şeyin karşısında, bireysel ve subjektif olan her şeyin yanında olan birisi olarak, toplumsal ahlâk kurallarına karşı olduğum gibi, bu kuralların genel geçer olabileceği ve toplumlar arası örtüşmelerden hareketle evrenselleştirilebileceği düşüncesini de kendime yakın bulmuyorum.


      Benim 2 kuruşum bu yönde.



      --

      ¹ sanırım burada söylemeye çalıştığım şu: tek tek ele alınca ahlâki değerler 'iyi' ya da 'kötü' olamaz; "kadın zina yapamaz" ahlâki bir yargıdır, ardında kadının toplum içindeki rolüne dair ahlâki bir değer vardır, kendi başına iyi ya da kötü değildir, bireyin kafasında döner durur, fakat bu tür ahlâki değerler sırf toplumun büyük çoğunluğu böyle düşünüyor diye o toplum içinde zina yapan kadının cezalanmasına yol açabilecek düzenlemelerin temelini oluşturur (kadının zina yapmaması gerektiğini öğreten ahlâki değerin toplum içinde nasıl, neden ve toplumun hangi kesiminin selahayeti için yer ettiğini düşünmek de en başta söylediğim şeyin ardındaki fikre biraz daha ışık tutabilir belki)).

    17. A. Murat Eren

      "Soru soracaksanız anonim sorun" diyen birisinin aleni kimliği ile soru sormayacağı aşikar değil mi?

      ..

      O rakstarlar nasıl yaratılıyor görün işte.

    18. A. Murat Eren

      S. aureus elektron mikroskobu altında benim dövmemdeki reprezentasyona epey yakın görünüyor aslında (hatta arkadaş bu elektron mikroskobu fotoğrafına bakarak çizmişti kendilerini):

      http://www.foodpoisonjournal.com/uploads/image/staph-aureus-bacteria-16790.jpg :)

      Bir de hakikaten hala burç merak eden kaldı mı? Yapmasak böyle şeyler? :)

    19. A. Murat Eren

      Copyright işareti eserlerin yanına "belli bir yerde kayıt, patent(?) işlemi gerçekleştirildiği" için konulmaz. Korkuluk etkisi olsun diye de konulmaz...

      Benim günlüğümdeki yazılar ve fotoğrafların bana ait olanlarının tamamı Creative Commons ile lisanslı (orada kenarda yazıyor). Fakat sahibinin ben olmadığım eserlerin lisansının ne olduğunu bilmediğim için, copyright sembolü yardımı ile kullanım/lisans bilgisinin nereden alınabileceğine dair yol gösteriyorum. Ama şu sorunun "bu mu yoksa bu mu" diye sunduğu alternatiflere bakınca görüyorum ki mevzu hakkında hiçbir fikri olmayan en az bir kişi varmış. Eh, peki madem:

      Copyright sembolü çoğu durumda "eğer bu eseri alıp sahibinin onaylamayacağı bir şekilde kullanırsanız -eğer canı isterse- iflahınızı sökecek kişinin adı hemen sağ tarafta yer alıyor" alamına geliyor. Aynı metni "bu eseri bu ortamda görmüş olabilirsiniz, fakat bu eserin başka medyalarda nasıl kullanılabileceğine dair karar verme yetkisi bu ortamda değil, dolayısıyla eğer kopyalayıp bir yerlere yapıştırmak istiyorsanız, ve bunu yapmanızın önünde bir engel olup olmadığını öğrenmek filan istiyorsanız muhatabınız hemen şu sağdaki isim" olarak okumak da mümkün.

      Bu da eseri korumaktan ziyade o eserle bir şeyler yapmak isteyebilecek kişilere gösterdiğim bir 'nezaket'.

      Neden nezaket? Çünkü mesela birisi o eseri kopyalarsa, sonra mesela o eseri bir kitabının kapağına basarsa, olmaz ya, Duygu bunu görüp sinir olursa, fikir ve sanat eserleri kanununun kendine tanıdığı hak ile yayın evine dava açarsa eninde sonunda şu olur: bilirkişi mahkemeye "orijinal dijital kopyalar Duygu Özpolat'ta" diye rapor verir, davalı izinsiz kullanımdan ötürü hak sahibine çuval tazminat ödemek zorunda kalır. Üstüne Duygu Özpolat isterse kitabın fotoğraflı baskısını piyasadan toplattırır. "Bizim gördüğümüz yerde copyright bilgisi yoktu" demek de kimseyi kurtarmaz (bkz: sanat eserlerinin korunması konusunda kabul gören Bern Konvansiyonu).

      Özetle, copyright sembolünün eserin kalitesi ya da birilerini korkutma ile ilgisi yok. "Şanımız yürüsün anlayışı"ndan ziyade "günlüğümde yer verdiğim ve bana ait olmayan fotoğraflardan farklı şekilde faydalanmak isteyebilecek olan diğer kişilerin işi kolaylaşsın anlayışı" söz konusu.

      Copyright sembolü = "vallahi sahibi bu, seviyorsan git konuş abi" sembolü.

    20. A. Murat Eren

      Türk versiyonu yukarıda, ben de aynı kafanın ABD versiyonunu yazayım:

      "selam, düz bakınca bile, yıllardır altında olduğu baskıdan ve asimilasyondan bunalmış bir halkı kendi topraklarında ordusuyla sindirmeye çalışan Türkiye ile ABD arasında bağ kurulamayacağı ortada, çünkü ABD, blah, blah"

      Bu mevzuya dair benim için hayal kırıklığı olan senin gibi zevzekleri bugüne kadar hayal kırıklığına uğratmamış olmamdır. Eh. Yavaş yavaş işte.

A. Murat Eren

Woods Hole, MA

meren.org

friends
smiles
474 all-time

A. Murat Eren’s Bio

Mikrobiyal ekoloji çalışan bir bilgisayar bilimilericisi. Sanal aktivist, blog yazarı. Otorite ile problemleri var. Sizinle de problemleri var.

Who A. Murat Eren responded to

  • azsdcfvgb
  • yirmidokuz
  • paladin
  • uygar polat
  • deniz
  • mdakin
  • í®€M
  • Berkan Özden
  • dilruba
See all »

Who A. Murat Eren is following

  • eda
  • emre
  • davsan rabitson
  • Düygü
  • Furkan
See all »

Who is following A. Murat Eren

  • Cihan ULUSOY
  • Umut
  • kitapvekitap
  • Burak Sezer
  • alatifkose
  • elif
  • Mervetonay
  • LinguaAA Dil Hizmetleri - Language Services
  • derin
See all »