-
All responses Most smiled responses
-
"Fotoğraf ile ne kadar oynamalı?" sorusuna verecek net bir yanıtım yok. İsteyen istediği kadar oynamalı bence. Bunda da hiçbir problem olmadığını düşünüyorum.
Kendisini fotoğraf duayeni addeden insanların "dijital müdahale fotoğrafı öldürür" dediklerine sık sık şahit olan kişilerde, fotoğrafın "makineden çıktığı gibi" olanının, üzerinde oynama yapılmışından daha makbul olduğu yönünde bir inanç gelişebiliyor. Açıkçası bunu çok saçma buluyorum. Hatta bu konuda şöyle bir yazı yazmıştım:
http://meren.org/blog/2009/12/dijital-mudahale-fotografi-oldurur-mu/
***
Çektiğim fotoğraflar üzerinde gerçekleştirdiğim dijital müdahaleler genellikle çok sınırlı oluyor. Benim için en önemli iki husus doğru ışıkta çekmek ve beyaz ayarı. Beyaz ayarını düzgün yapınca istediğim tadı yakalamak benim için çok rahat oluyor.
Fotoğrafları bilgisayara aktardıktan sonra kontrast, pozlama, keskinleştirme, belirginliği arttırma gibi global ve temel ayarlar dışında pek bir şey yapmıyorum. Nadiren lokal düzenlemeler yapıyorum; onlar da genellikle az pozlanmış yerleri aydınlatmaya çalışmaktan ibaret oluyor (ve genellikle fotoğrafın içine ettiğimi hissedip çöpe göndermemle sonuçlanıyor).
Linux üzerinde Gimp var fotoğrafa dijital müdahale için. Windows/Mac için Gimp'in yanında Adobe ürünleri, PaintShopPro gibi uygulamalar var.
Öyle oturup var olan araçları tek tek denemişliğim yok, bu konuda benden çok daha deneyimli, işin bu kısmına yoğunlaşmış insanlar vardır eminim.
Zamanında şöyle bir şey yazmıştım, konu ile ilgili sayılabilir:
http://meren.org/blog/2010/04/merenin-fotograf-sirlari/ -
Protesto planlarım var.
Öncelikle sevgililerin hiç ihtiyaçları olmayan, sevgililerin menfaati yerine "ekonomiye can gelir" ümidiyle uydurulmuş bu saçma anma gününün "sevgili olmak için can atan fakat bir türlü karşısındakine açılamayan insanların duygularını dile getirme günü" olarak değiştirilmesi için yürüyüş yapacağım.
Bu yürüyüşün dönüşünde de sakin bir şekilde dağılmak yerine Dünya'nın Güneş etrafında attığı tam turlara endeksli her tür yıldönümünün lağvedilmesi gerektiğini, "sevgili olmak için can atan fakat bir türlü karşısındakine açılamayan insanların duygularını dile getirme günü" etkinliğinin de bu döngüye bağlı bir anma günü olmaktan çıkarılıp, günlük yaşamın doğal bir rutini olması gerektiğini iddia eden sloganlar atacağım.
Yürüyüşüm esnasında bana katılan kitle ile beraber polise taş, bankalara molotof ve uzaktan seyreden erkeklere öpücük atarak otoriteyi, finans sektörünü ve toplumun değer yargılarını aynı anda rahatsız etmek gibi bir gayem de var.
Son olarak kaçıştığımız arka sokaklarda büyük başarımızı kutlarken -nasıl yapacağımı şu an tam olarak kestiremediğim terbiyesizlikler ile- o güzel birlik ve beraberlik ortamının içine edecek, takipçilerimi derin bir hayal kırıklığına uğratacak, ve bir kez daha kimsenin takip etmeye değer olmadığını hissetmelerini sağlayacağım.
Sevgililer günü planlarım böyle.
Epey yoğun geçmesini bekliyorum.
Her şey canım sevgilim halk için. -
Genel ahlâk kuralları toplumların çoğunluğunu oluşturan kesimlerinin korkuları ile şekillenen değerler. Elbette bu değerler coğrafi ya da kültürel olarak farklı bir tarihi yaşamış olan her toplumda farklı. Evrensel ahlak yasasının temelinde ise farklı toplumlarda farklı bir liste olarak karşılaşılan bu ahlâki değerlerin bir noktaya kadar genel geçer olabileceği, ve toplumlar arası örtüşmelerden hareketle evrenselleştirilebileceği düşüncesi yatıyor.
Toplumlar "ahlâk" diyerek yeni bireylerine satmaya çalıştıkları değerlerin kendi korkuları, utançları, kişilik bozuklukları ile şekillenmiş küt, renksiz inançları ile şekillendiğini kabul etmeliler. Özgür bireyin yanında birisi olarak toplumla da, toplum ahlâkı ya da genel ahlâk ile de problemlerim var.
Bununla beraber ahlâki değerlerin kötü olduğunu ima etmeye çalışmıyorum¹. Benim de ahlâki değerlerim var. İçinde bulunduğum topluma göre değişen yüzdeler ile bu değerler genel beklentilerle de örtüşüyor.
Fakat ilk bakışta birçok kişiye "makul", "pozitif" gibi görülebilecek ahlâki değerlerin zaman içerisinde "toplumu oluşturan bireylerin dışında hareket etmemeleri" umulan 'beklentilere' dönüşmesinin, ardından "bu beklentiler dışında hareket eden bireylerin cezalandırılması"na sebep olabilecek 'kurallar' halini almasının, ve bu 'kuralların' çocukluklarından itibaren bireylere empoze edilmeye başlamasının bireysel özgürlüklere verdiği zararın ancak çoğunlukçu, faşist düşüncelere yatkın ve dar vizyona sahip kişiler tarafından göz ardı edilebileceğini düşünüyorum.
Bu bağlamda evrensel ahlâk yasası mevzusunun da karşımıza "böyle bir yasanın var olabileceğini iddia eden muhafazakârlar" ve "böyle bir yasanın gerçekçi olamayacağını iddia eden progresifler" olarak çıkıyor olması sürpriz değil.
Neyse. Ben muhafazakâr ya da progresif değilim. Fakat evrensel olduğu iddia edilen her şeyin karşısında, bireysel ve subjektif olan her şeyin yanında olan birisi olarak, toplumsal ahlâk kurallarına karşı olduğum gibi, bu kuralların genel geçer olabileceği ve toplumlar arası örtüşmelerden hareketle evrenselleştirilebileceği düşüncesini de kendime yakın bulmuyorum.
Benim 2 kuruşum bu yönde.
--
¹ sanırım burada söylemeye çalıştığım şu: tek tek ele alınca ahlâki değerler 'iyi' ya da 'kötü' olamaz; "kadın zina yapamaz" ahlâki bir yargıdır, ardında kadının toplum içindeki rolüne dair ahlâki bir değer vardır, kendi başına iyi ya da kötü değildir, bireyin kafasında döner durur, fakat bu tür ahlâki değerler sırf toplumun büyük çoğunluğu böyle düşünüyor diye o toplum içinde zina yapan kadının cezalanmasına yol açabilecek düzenlemelerin temelini oluşturur (kadının zina yapmaması gerektiğini öğreten ahlâki değerin toplum içinde nasıl, neden ve toplumun hangi kesiminin selahayeti için yer ettiğini düşünmek de en başta söylediğim şeyin ardındaki fikre biraz daha ışık tutabilir belki)). -
"Soru soracaksanız anonim sorun" diyen birisinin aleni kimliği ile soru sormayacağı aşikar değil mi?
..
O rakstarlar nasıl yaratılıyor görün işte. -
S. aureus elektron mikroskobu altında benim dövmemdeki reprezentasyona epey yakın görünüyor aslında (hatta arkadaş bu elektron mikroskobu fotoğrafına bakarak çizmişti kendilerini):
http://www.foodpoisonjournal.com/uploads/image/staph-aureus-bacteria-16790.jpg :)
Bir de hakikaten hala burç merak eden kaldı mı? Yapmasak böyle şeyler? :) -
Copyright işareti eserlerin yanına "belli bir yerde kayıt, patent(?) işlemi gerçekleştirildiği" için konulmaz. Korkuluk etkisi olsun diye de konulmaz...
Benim günlüğümdeki yazılar ve fotoğrafların bana ait olanlarının tamamı Creative Commons ile lisanslı (orada kenarda yazıyor). Fakat sahibinin ben olmadığım eserlerin lisansının ne olduğunu bilmediğim için, copyright sembolü yardımı ile kullanım/lisans bilgisinin nereden alınabileceğine dair yol gösteriyorum. Ama şu sorunun "bu mu yoksa bu mu" diye sunduğu alternatiflere bakınca görüyorum ki mevzu hakkında hiçbir fikri olmayan en az bir kişi varmış. Eh, peki madem:
Copyright sembolü çoğu durumda "eğer bu eseri alıp sahibinin onaylamayacağı bir şekilde kullanırsanız -eğer canı isterse- iflahınızı sökecek kişinin adı hemen sağ tarafta yer alıyor" alamına geliyor. Aynı metni "bu eseri bu ortamda görmüş olabilirsiniz, fakat bu eserin başka medyalarda nasıl kullanılabileceğine dair karar verme yetkisi bu ortamda değil, dolayısıyla eğer kopyalayıp bir yerlere yapıştırmak istiyorsanız, ve bunu yapmanızın önünde bir engel olup olmadığını öğrenmek filan istiyorsanız muhatabınız hemen şu sağdaki isim" olarak okumak da mümkün.
Bu da eseri korumaktan ziyade o eserle bir şeyler yapmak isteyebilecek kişilere gösterdiğim bir 'nezaket'.
Neden nezaket? Çünkü mesela birisi o eseri kopyalarsa, sonra mesela o eseri bir kitabının kapağına basarsa, olmaz ya, Duygu bunu görüp sinir olursa, fikir ve sanat eserleri kanununun kendine tanıdığı hak ile yayın evine dava açarsa eninde sonunda şu olur: bilirkişi mahkemeye "orijinal dijital kopyalar Duygu Özpolat'ta" diye rapor verir, davalı izinsiz kullanımdan ötürü hak sahibine çuval tazminat ödemek zorunda kalır. Üstüne Duygu Özpolat isterse kitabın fotoğraflı baskısını piyasadan toplattırır. "Bizim gördüğümüz yerde copyright bilgisi yoktu" demek de kimseyi kurtarmaz (bkz: sanat eserlerinin korunması konusunda kabul gören Bern Konvansiyonu).
Özetle, copyright sembolünün eserin kalitesi ya da birilerini korkutma ile ilgisi yok. "Şanımız yürüsün anlayışı"ndan ziyade "günlüğümde yer verdiğim ve bana ait olmayan fotoğraflardan farklı şekilde faydalanmak isteyebilecek olan diğer kişilerin işi kolaylaşsın anlayışı" söz konusu.
Copyright sembolü = "vallahi sahibi bu, seviyorsan git konuş abi" sembolü. -
Türk versiyonu yukarıda, ben de aynı kafanın ABD versiyonunu yazayım:
"selam, düz bakınca bile, yıllardır altında olduğu baskıdan ve asimilasyondan bunalmış bir halkı kendi topraklarında ordusuyla sindirmeye çalışan Türkiye ile ABD arasında bağ kurulamayacağı ortada, çünkü ABD, blah, blah"
Bu mevzuya dair benim için hayal kırıklığı olan senin gibi zevzekleri bugüne kadar hayal kırıklığına uğratmamış olmamdır. Eh. Yavaş yavaş işte. -
Aralarında durumun farkında olanlar var elbette.
Fakat toplumun çok büyük bir çoğunluğu 'şanlı ordularının' yaptığı tek şeyin memleketlerinin köküne kibrit suyu dökmek isteyen teröristleri temizlemek olduğunu düşünüyor.
"Nasıl kendilerini bu kadar kandırabilirler?" diyor olmalısınız. Ben nasıl kendilerini bu kadar kandırabildiklerini az çok biliyorum, belki sorduğunuz sorunun formunu biraz değiştirsem kafanızda bir şeyler canlanmasına vesile olabilirim:
"Bu Türkler kendi askerlerinin Doğu'da ne yaptığını görmüyor mu? Hiç mi karşı çıkan yok oralarda Türk hükumetine? Bu şekilde gerçekten Kürt sorununu çözdüklerini mi sanıyorlar?"
Sizin buna yanıtınız ne olurdu? Herhalde "iyi de, o başka o başka!" ile başlardınız. Siz ne kadar eminseniz ikisinin başka başka şeyler olduğuna, ABD'liler de öyle işte.
İnsan canlısı böyle bir şey çünkü. Onların da kendi hükumetlerinin, ordularının yaptığı haksızlıklar için bin bir tane bahaneleri var. Görüyorlar görmesine yani, görüyorlar da bir işe yaramıyor.
"Hiç mi karşı çıkan yok?" diye yeterince olmayışına sitem ettiğiniz insanlar da ABD'yi yeterince sevmemekle filan suçlanıyorlar. Anlayacağınız, ABD, Türkiye, aynı tas aynı hamam.. -
Bir gün çocuk sahibi olmaya karar versem dahi, bunu insan türünün devamlılığına konvansiyonel olarak önem verdiğim ya da insan hayatını kutsal bulduğum için değil, tamamen bencil sebeplerle yapacağım için yukarıda alıntıladığınız düşüncelerimle çelişeceğimi sanmıyorum.
Öte yandan çocuk sahibi olmaya niyetim yok, ve benzer şekilde bunun yukarıdaki güşüncelerle hiçbir ilgisi yok. -
Halbuki benim yerime düşünüp karar vermeseniz ne güzel olur.
1. Bilim ile övünmüyorum (bilimi hiçbir yerde bir başka mesleğin ya da öğretinin önüne koyduğumu hatırlamıyorum).
2. Bilimin en büyük desteği en korkunç sektörlerden aldığının farkındayım.
3. Bunu bilmeme rağmen tamamen bencil sebeplerle bilim ile uğraşmaya devam ediyorum (dolayısıyla 'naif' olduğumu düşünmek aslında bana karşı pozitif bir önyargı sahibi olmayı gerektiriyor muhtemelen).
Bilimin çıktıları sadece savaş sektörünü değil, ülkelerin ve toplumların büyük şirketler tarafından boyunduruk altına alınması noktasında en etkin sektörlerin başında gelen sağlık, bilişim ve gıda sektörlerini de besliyor. Bunun doğal bir sonucu olarak bu sektörler de bilimin en büyük maddi destekçileri.
Fakat bu sektörleri beslemek için bilim yapmaya da gerek yok. Kanunlara uyan her vatandaş, attığı her adımda şirketler ya da devletler tarafından domine edilen dünyanın daha kötü bir yer olması noktasında en az bilim kadar çalışıyor.
Misal, ödenen vergilerden aldıkları yasal pay ile seçim kampanyası yürüten hükumetler iktidara gelip şirketlere söz verdikleri kar marjı yüksek projelerin hayata geçmesi için HES'lere hız verdiklerinde tarumar olan doğal mirasın vebali, şiddetli suyun çevirdiği tribünlerden nasıl elektrik enerjisi üretileceğini insanlığa öğreten bilimin yanında bu hükumetler için oy veren, vergi ödeyen vatandaşların sırtında.
Misal, evinde oturup resim çizen bir sanatçı eserlerinden birisini sattığında kazandığı parayı yasal bir şekilde harcarken devletin cebine giren kısım ile şekillenen devlet bütçesinden her yıl en büyük payı alan ordunun satın aldığı yakıt ile havalanan bir F-16'nın vurduğu 35 köylünün vebali, afterburner turbofan jet motoru insanlığa öğreten bilim kadar o resmi satan ressamın da boynunda.
Misal, genetiği değiştirilmiş organizmalar ile tarım yapmak istemeyen çiftçileri ortadan kaldırıp gıda sektörünü tekeli altına almak isteyen şirketlerin ihtiyaç duydukları yasal düzenlemeler için devlet mensuplarına harcadıkları rüşvete her ihtiyacını büyük marketlerden karşılayarak sponsor olan "şehirli" kölelerin bu işteki sorumluluğu, canlıların genlerinin değiştirilebilmesine olanak sağlayan bilimin sorumluluğundan daha az değil.
Ben bilim ile haşır neşir olan birisi olarak üzerime düşen payın farkındayım. Duyduğum genel üzüntünün ise bilmi ile ilgilsi yok; çünkü bilim ile uğraşmak yerine ayakkabı da tamir etsem, ayakkabı tamir etmek yerine sigortacı da olsam, sigorta poliçesi satmak yerine inşaatlarda da çalışsam 'yasalara uygun şekilde yaşadığım sürece' sistemin bir parçası olacağım.
Vergi ödeyen, oy veren, markete giden, TV izleyen, İnternet'e giren, üzerinden gelir elde edilebilir bir "üretim" ortaya koyan herkes olan biten güzelliklerden olduğu kadar olan biten pisliklerden de üzerine düşen payı almalı. Üzerine düşen payın ne olduğunu anlayıp bu sorumluluk ile yaşamak herkesin sorumluluğu.
Küresel problemlere katkı noktasında bilim insanı olmanın kalan hiçbir meslek ya da uğraştan daha şerefli bir yanı olmadığı gibi, bilim insanlarının, olan biten rezillikten diğer insanlardan daha fazla sorumluluk almayı hak ediyor olduğunu iddia etmek de mümkün değil bence.
.. -
Andreas Gursky çalışmalarından çok etkilendiğim, muazzam bir fotoğrafçı.
Geçen yıllarda özellikle insanlığın endüstriyel bileşenlerinin şehir yaşantısında ortaya çıkardığı örüntüleri belgelediği çalşımalarla gündeme gelmişti.
Tüm samimiyetimle süper bir fotoğrafçı olduğunu, eserlerinin de derin bir kültürel eleştiri içerdiğini düşünüyorum.
Fakat söz konusu fotoğrafın neden 4.3 milyon dolara alındığını anlamak için fotoğrafçıya değil, alıcıya odaklanmak lazım.
Ve bu bağlamda, altında Banksy imzası bulunan şu belgeseli izledikten sonra, bu işlerin neden böyle olduğunu tartışmaya bile gerek kalmayacağını düşünüyorum:
http://www.imdb.com/name/nm2612991/
(bu arada bu belgesel modern sanatla ilgilenen herkesin izlemesi gereken ve Banksy'nin nasıl bir deha olduğunu gösteren bir yapım). -
Genetiği değiştirilmiş organizmalar ile ilgili düşüncelerim biraz karışık.
Geçenlerde Baybars Kulebi ile birlikte GDO konusunu da kapsayan uzun bir yazı yayınladık, http://subjektif.org/2011/10/wikileaks-incelemesi/ adresinden okunabilir. Nispeten formal olan o yazıda açıkça dile getiremediğim görüşlerimi bu soruyu fırsat bilerek buraya not düşeyim (okumaya üşenmeyenler o yazının "Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar ve Organik Aydınlar" kısmını okuduktan sonra buraya gelirlerse bu yanıt onlar için daha anlamlı olabilir):
Bir tarafım GDO fikrinden nefret ediyor. Ama nefret etme sebebim "doğal değil" argümanı değil, GDO'nun yaygınlaşmasının en temel haklardan birisi olan gıda ve gıdaya erişim hakkını tamamen çok uluslu şirketlerin tekeline sokacak bir süreç olduğunu biliyor olmam (bunu aşağıda biraz daha açacağım).
Bir tarafım nefret ederken diğer tarafım ise son derece umursamaz (bunu daha fazla açmayacağım ama değinmek istedim): Çünkü GDO'nun bir çözüm olarak değerlendirilmesine de sebep olan bütün problemlerin temelinde insanın durdurulamaz üreme hızı olduğunun farkındayım. Üstüne, her canlının yaşama hakkına saygım olsa da felsefi olarak insan hayatını kutsal bulmuyor, insan türünün devamlılığına konvansiyonel anlamda bir önem vermiyorum, dolayısıyla GDO'ya karşı biraz da "ne halimiz varsa görelim" modundayım.
GDO'ya karşı efektif duruşumu ve düşüncelerimi gerekçeleri ile özetlemeye çalışayım:
1. Hoşumuza gitmese de ortada pratik bir ihtiyaç var; Dünya'nın enerji ve mineral geliri sabitken insanlar üremeye devam ediyor. Git gide kalabalıklaşan insan nüfusunu beslemek her geçen gün daha da zor hale geliyor. 2050'de Dünya nüfusunun 9 milyarı geçeceği tahmin ediliyor. Kafasını din kitaplarından çıkarmayan insanlar "herkesin rızkı verilir" dese de, gelecek 40 yılın tarım üretimi ihtiyacının, geçmiş 10,000 yılın toplamından fazla olacağı bir gerçek. Bakın, bu şaka değil: çiftçilerin gelecek 40 yılda nüfusun ihtiyacını karşılamak için ortaya koyması gereken üretim, geçtiğimiz 10,000 yılın toplamından fazla. Çiftçi sayısının ve ekilebilir toprak miktarının azaldığını da hesaba katarsak bunun konvansiyonel yöntemlerle karşılanabilir bir ihtiyaç olmadığı aşikar. Afrika'da insanlar on yıllardır çatır çatır açlıktan ölüyorlar ve bu gören gözlere mevzunun rızık ile pek ilgisi olmadığını gösteriyor. Hiçbir şey yapılmadığı taktirde açlıktan ölümler dünyanın başka yerlerine de yayılacak, bugün rızkı verilir diye 3 çocuk yapanların çocukları, torunlarının açlıktan çatır çatır öldüklerini görecekler. GDO bunun gerçekleşmemesi için ortaya atılan makul çözümlerden birisi bence. Fakat, büyük bir 'fakat' var. O da takip eden paragrafta:
2. Fakat, bu pratik ihtiyacın varlığı çok uluslu şirketlerin kar kapısı haline gelmemeli. Ama geliyor. Tarımda etkinliğin artması için gereken genetik / mühendislik çözümleri bulma vazifesi, de facto bir biçimde şirketlerin kucağına bırakılıyor (çünkü "tatlı kapitalizm paradoksu" da ondan). Çok ciddi bir yatırım gerektiren AR/GE'nin külfeti gerekli kapitale ve iş gücüne sahip çok uluslu şirketler tarafından sahipleniliyor. Yapılan yatırımın karşılığını almaya başlama süresini minimumda tutmak için ise yeterince test edilmemiş, patent yasaları ile korunduğu için çevreye olan etkileri şeffaf bir şekilde bağımsız kuruluşlarca değerlendirilemeyen ürünler hızlıca piyasaya sürülüyor. Evvela bir süre önce uyanmış olmasına rağmen yeniden uyutulma süreci tamamlanmış olan ABD gibi ileri toplumlarla beraber uykudan hiç uyamamış Türkiye gibi geri kalmış ülkeler hedef alınıyor. Bu çok uluslu şirketlerin gelirlerinin önemli bir kısmı sistematik bir biçimde politikacılarının işkembesinden geçiyor olduğu için, hedef marketteki kanuni düzenlemelerden medya manipülasyonuna kadar her şey onların menfaatine olacak şekilde gerçekleşiyor (yukarıda bağlantısını verdiğim yazıyı okuduysanız neden bahsettiğimi biliyorsunuz). Netice itibarı ile bilim insanları çıkıp "bu ürünler henüz kullanıma hazır değil" dedikleri zaman onların sözüne kimse kulak asmıyor. Hatta onu bırakın, şirketler "bizim ürünlerimizde GDO yok" diyen çiftçileri bunu söyledikleri için mahkemeye veriyor, ve kazanıyorlar. Hatta onu da bırakın, "ben GDO'lu ürün kullanmak istemiyorum" diyen çiftçileri bile süründürüyor ve toprağından ediyorlar (örneğin komşu çiftçi GDO'lu ürün ekiyor, uçuşan polenler GDO'lu ürün ekmeyen çiftçinin tarlasına geliyor, GDO'cu şirketler uzman gönderiyor, yapılan kimyasal analizde GDO işaretçileri bulununca "gizlice bizim ürünü kullanıyor" diyerek çiftçiyi mahkemeye veriyor ve haksız yere kazanıyorlar, bunlar hep yaşanmış ve halen de yaşanmakta olan şeyler). Ve bütün bu korkunç sürecin sorumlusu, 1 maddesinde bahsettiğim pratik ihtiyacın karşılanması işinin şirketlere bırakılıyor olması.
3. Benim besinlerin genetiğinin değiştirilmesi ile elde edilebilecek kazanımların araştırılması ilgili teorik bir rahatsızlığım yok. Doğru şekilde yapıldığı taktirde 1 maddesinde bahsettim pratik ihtiyaca sağlıklı bir çözüm olabileceğini biliyorum. Nereden biliyorum? Genetiği değiştirilmiş organizmalar sayesinde yüzyıllar boyu insanları öldüren hastalıklara çareler bulunuyor, hepimiz bu çözümlerden paşa paşa faydalanıyoruz. Onu bırakın, gene therapy'ye dayalı çözümler çok yakında hayatımıza girecekler; kendi genetiğimizi kendi elimizle değiştiriyor olacağız. Buna da kimse ses çıkarmayacak, çünkü kimse kör olan birisi gene therapy ile yeniden görmeye başladığında "bu doğal değil" diyemeyecek. Dolayısıyla GDO ile ilgili problem, yaygın ezberin aksine, aslında işin genetik kısmı ile ilgili değil. Kimse insan eliyle bitkilere yerleştirilen genlerin ya da var olan genlerdeki mutasyonların, gözleri görmeyen evrim sürecinin bir parçası olarak rastgele gerçekleşen lateral/horizontal gene transferleri ya da mutasyonlardan daha az doğal olduğunu iddia edemez. Örneğin enerji de artan bir ihtiyaç, ve bu ihtiyacı karşılama noktasında atılan adımların bir kısmına GDO'da olduğu gibi haklı bir şekilde karşı çıkıyoruz. Fakat kimse barajlara 'doğal değil' diye karşı çıkmıyor, barajlara karşı çıkanlar onlara doğayı tarumar ediyor ve herkese ait olan yaşam alanlarını geri dönüşü olmayan şekilde yok ediyor oldukları için karşı çıkıyor...
TL;DR:
GDO'ya teorik olarak karşı değilim, fakat pratik olarak karşıyım. Zira GDO'ya da "doğal değil" diye değil, en temel haklardan birisi olan gıda hakkını şirketlerin tekeline teslim ediliyor olduğu için karşı çıkmanın daha anlamlı olduğuna inanıyorum. -
Şans ve şanssızlığı subjektif bir biçimde tezahür olan fenomenler olarak görmüyorum (yani olumlu ya da olumsuz bir şeyler ile ilişkilendirmiyorum).
Bununla beraber quantum mekaniğinde açıklandığı şekli ile atom altı parçacıkların davranışlarındaki objektif rastgelelilik beni tahmin edilemez -gerçekleşmeden önce evrenin kendisinin dahi bilmediği- parametrelerin varlığına ikna ediyor.
İnsanın içini ısıtan bir düşünce ;) -
Kaddafi'nin infazın son derece bildik bir şeyi, mob ile diktatör arasında hiçbir fark olmadığını gösterdiğini düşünüyorum.
Demokrasinin en zarif yalanlarından birisi de bu mobun temsil ettiği anlayış içinden çıkacak, ya da bu mobun temsil ettiği anlayış tarafından seçilecek hükumetin yapacağı diktatörlüğün, sırf hükumetin başa geliş şekli ile konvansiyonel diktatörlük tanımından yapısal olarak uzaklaşmış olması nedeniyle gölgelenecek olması.
Yoksa Amerika, İngiltere, Türkiye gibi 'demokrasi' tellallığı yapan ülkeler de Libya'nın Kaddafi'li döneminden daha az diktatörlük ile yönetilmiyor.
Libyalı kardeşlerimize hayırlı olsun. -
Bu soruyu yeni gördüm, diğer soruların arasında kaynamış gitmiş.
İşin komik tarafı şu yazıyı tam da bu soruya yanıt olsun diye yazmışım sanki:
http://meren.org/blog/2011/10/halkin-kendine-yakisani-giymesi-occupy-wall-street/ -
Milyonlarca yıldır yol alan evrim gemisinden evrene ve yaşama dair en büyük soruların sorulduğu, ve hatta iletişimin bu soruların bir kısmına verilen yanıtların tartışılabileceği kadar etkin bir noktaya ulaşmış olduğu son derece eşsiz bir limanda inmiş, çok kısa bir süre sonra ise evrimden de uzun süredir yol alan entropi gemisine binerek hiçliğe yelken açacak bir insan canlısının içinde nasıl anlamsız durgunluklar oluşabilir? :(
-
Doktora için 10 sene çok uzun bir süre.
Elbette doktorayı herkesin aynı sürede bitirmesini beklemek mantıklı değil, fakat bir doktora 10 yıl sürüyorsa, orada ya doktora öğrencisinin çok ciddi bir şekilde hocası tarafından istismar edildiğini ya da öğrencinin hiçbir planı olmadığı için doktorasının bitip bitmemesini umursamadığını düşünürüm sanırım. -
Yok.
Öncelikle bilimsel anlamda çok basit sayılabilecek problemlerle ilgileniyorum; birilerinin Nobel verelim şuna diyebileceği noktaya evrilecek bir gidişat göremiyorum kendimde (çok tembel olan ve çabucak tatmin olan birisi olarak pek iyi bir bilim insanı olmadığım söylenebilir). Bununla beraber yakında keyifli problemlerin çözümünde kullanılacağını düşündüğüm çalışmalarımın kıymeti ile ilgili gerçekçi bir fikrim de var (zaten o gerçekçi kıymet benim için belli bir seviyenin altına düşerse bilim işini paketleyip rafa kaldırmaktan da çekinmem).
Fakat bu gerçek bir kenara, genel olarak çalışmalarımın kıymetinin anlaşılmasına dair ya da çalışmalarım kıymetli diye ödül kazanmak gibi bir arzum yok. Ödül kazanma potansiyeli olmadığını bir-iki satır yukarıda itiraf etmiş birisi söyleyince ne kadar ağırlığı olur bilmiyorum, fakat samimiyetliğin hatrına ifade etmek isterim: değil bir grup kerameti sadece onları yücelten sistem içerisinden menkul insan, bütün dünya bir araya gelip çalışmalarımın kıymeti yüzünden bana ödül vermeye kalksa dahi o ödülü kabul edeceğimi sanmıyorum.
Geçmişte ödül ekonomisine karşı net bir duruşum yokken kazandığım ve kabul ettiğim küçük ödüller oldu. Fakat şu saatten sonra ne ödül veren bir komitenin içerisinde, ne de ödül verilen insanlar arasında yer almayacak oluşuma dair temel hayat görüşlerimle ilintili gerekçelerim var (yaşlandıkça değişebilirim elbet, fakat bugünkü durum budur :)).
(PS: diğer yandan da birisinin bunu düşünüp sormuş olması bile bana gurur veriyor mesela, neden, onu da tam olarak bilmiyorum). -
Cevabı okuyup referans arayacaklar için Ara Güler ile ilgili 5 yıl önce yazdığım yazının bağlantısı şurada şöyle dursun:
http://meren.org/blog/2006/09/ara-guleri-sevmiyorum/
Hayır, Ara Güler ile tanışmadım, aynı ortamda bulunmuşluğum da yok. Ara Güler'i birçok kişi gibi kendisine sorulan sorulara verdiği yanıtlardan ve fotoğraflarından tanıyorum.
Kendisi ile sohbet etmemin bakış açımı nasıl değiştirebileceğini kestiremiyorum açıkçası. Fakat mümkündür. Bununla beraber "iki adamı yan yana koydum, ben onları çektim biraz da estetik kattım diyelim... Bu sanat olur mu?" diyebilen, gazetecilik yaptığı dönemlerde tren kazasında ölen bir kişinin cesedinin yerini değiştirip olay yerini yeniden kurguladığını pişkin pişkin anlattığı yıllardan sonra kurgu fotoğraf çeken fotoğrafçılar için "bunlar fotoğrafın mikroplarıdır" diyebilen (http://meren.org/blog/2008/09/bilelim-ogrenelim/) birisi ile ne kadar derine inebileceğim konusunda kuşkuluyum.
İşin aslı, Ara Güler ve ne düşündüğü benim pek umurumda değil. Yazıda da dile getirmeye çalıştığım gibi hedefim Ara Güler'den ziyade, her gördükleri metin kutusuna "fotoğraf sanat değildir" yazanlar idi. Onlar üzerinden bu söylemin doğruluğu konusunda kuşku içerisinde olanlara ulaşmak istedim. Bu arada benim "fotoğraf sanattır" türünden, en az "fotoğraf sanat değildir" demek kadar saçma bir iddiam da yok. Fakat neyin sanat olduğunu, neyin sanat olmadığını tespit konusunda kendini yetkin gören hem cahil hem ukala anlayış ile problemlerim var.
Sırf Türkiye'nin kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan, konulduğu kabın şeklini alan bir fotoğraf ismine ihtiyacı olduğu bir dönemde Ara Güler o boşluğu doldurdu diye aklı selim düşünceyi rafa kaldırmanın, şımarıklıklarını gereğinden fazla ciddiye alıp Ara Güler'i de zor durumda bırakmanın alemi yok aslında. Zira nasıl ki televizyonlarda boy gösteriyor oluşunun tek sorumlusu Ajdar Anık değildiyse, dile getirdiği ipe sapa gelmez düşüncelerin ağızdan ağza dolaşıyor olmasının sorumlusu da tam olarak Ara Güler değil. Asıl sorumlu 'pop kültür'.
Pop kültürün toplumu sığ bakış açıları ile yaşamaya ikna eden aralıksız bombardımanına karşı yapılabilecek tek şey fırsat buldukça insanlara yeni perspektifler sunmaya çalışmak. Ne kadar başarılı olduğumuz elbette tartışılır, fakat her birimiz bir ucundan tutmaya çalışıyoruz.
Ben Ara Güler ile konuşmuşum, konuşmamışım, Ara Güler fikirlerimi değiştirmiş, değiştirmemiş ne fark eder?
Asıl problemin büyüklüğü ile kıyaslayınca Ara Güler kim oluyor, ben kim oluyorum.
Ara Güler'in fotoğraf ve sanat konusundaki zırvalarının onun 'marjinalliğinden' geldiğini sanacak kadar dünyadan, sanattan ve sanatçıdan bi' haber yaşayanların fotoğraf camiasının önemli bir kısmını oluşturduğu bir Türkiye'den bahsediyoruz. Ara Güler'i, en güçlü argümanı "Ara abi ile rakı içtik, çok muazzam bir insandır, hata ediyorsun" ya da "sen kimsin ki Ara Güler'i eleştiriyorsun, saygısız" olan insanların savunuyor olması, ya da Ara Güler'in hakkını savunmanın Gültekin Çizgen gibi boş insanların ad hominem'li çıkışlarına (http://meren.org/blog/2008/07/havadan-sudan-gultekin-cizgen/) kalmış olması zaten gören gözler için vaziyeti ayan beyan ortaya koyuyor.
Düne kadar Ara Güler'in sözlerini tekrarlayan kitle şimdi de birikimsizlik ve sığlık konusunda kimseye pabuç bırakmayacak bir diğer isim olan Mehmet Turgut'u yere göre sığdıramıyor.
İsimler değişiyor. Onlara fazla takılmamak gerek.
Problem 'popüler olana dair olan'. -
Akademisyenlik de dahil olmak üzere Amerika'daki hiçbir mesleğin durumunun -ne yazık ki- Türkiye'deki eşdeğerinden daha kötü olduğunu sanmıyorum (belki politikayı bu genellemenin dışında tutabiliriz, Türkiye'de politikacı olmak daha avantajlı olabilir. Misal, Türkiye'de bir politikacı olarak 20 yıl boyunca siyaset sahnesinde elle tutulur hiçbir iş yapmadan varlık gösterebiliyor ve hala insanlardan destek bulabiliyorsunuz, Amerika'da politikacılar konumlarını çok hızlı kaybedebiliyorlar).
Amerika'da Doktora yapan akademisyenlerin kariyerlerine Türkiye'de devam edenleri için söz konusu olabilecek en yaygın gerekçelerin şunlar olduğunu düşünüyorum: mecburiyet, başarısızlık, idealizm.
Mecburiyet: Eğer devlet bursu ile Amerika'ya doktoraya geliyorsanız, doktoranın ardından burs başvurunuzda söz verdiğiniz gibi dönüp, zorunlu hizmet teyidinizi yerine getirmek durumundasınız. Bu gruba giren birçok akademisyen var (bunun avantajı doktoraya nispeten kolay bir başlangıç yapmak ve bursu dert etmemek). Elbette devlet bursu ile Amerika'da doktora yapmak daha iyi ya da daha kötü demek mümkün değil, fakat bu kişilerin bir kısmının Türkiye'ye dönmek istemediklerini, ya da döndüklerinde hiçbir şeyi beğenmeyip çocuk gibi mızmızlandığını, Türkiye'deki insanların vergileri ile karşılanan burslar ile doktora eğitimlerini tamamlamalarına rağmen o vergilerin sahiplerinin yaşam standartlarının iyileşmesi için Türkiye'de çalışmak istemediklerini, bu sebeple hayatı öğrencilerin ve çevrelerindekilerin burnundan getiren insanlara dönüşebildiklerini hem öğrenciyken hem de yakın zamanlarda gözlemledim (işte bunlar şüphesiz dürülmüş gazete ile ağzına burnuna vurulası akademisyenlerdir).
Başarısızlık: Yukarıdaki durumda olmayan, yani doktoradan sonra nerede ne yapacağı konusunda özgür olan, fakat Amerika'da bir üniversitede pozisyon bulamayan kişilerin kalan tek alternatifleri Türkiye'ye dönüp şanslarını Türkiye'deki üniversitelerde denemek olabiliyor. Elbette bu 'başarısızlık' durumu yüzünden kimseyi küçük görmek ya da suçlamamak gerekli. Pozisyon bulmak *gerçekten* çok zor. Avrupa'daki gibi "bizden değil" diye pozisyon vermeme durumları çok olmuyor, fakat Amerika'da rekabet çok çok fazla. Dolayısıyla sırf doktora esnasında birlikte çalışılan hocanın üzerinde çalışmanızı istediği proje artık tedavülden kalkıyor diye pozisyon bulamamanız mümkün. Sırf şans bile önemli bir faktör olabiliyor. Muazzam yayınlar yapmış olan, deha insanların hiçbir makul açıklaması yokken pozisyon bulamadıklarına şahit oldum. Yani bu başarısızlık sadece pozisyon bulamayana atfedilecek bir başarısızlık değil, fakat bir sebep.
İdealizm: İsteseler Amerika'daki bir üniversitede pozisyon bulabilecekken Türkiye'deki koşulların düzelmesi gerektiğine inanan ve kısmen altruistik bir motivasyon ile Türkiye'ye dönen kişiler de var.
Tabi idealist başlayıp başarısızlık yüzünden dönen, dönüşü mecburi olmasına rağmen idealist bir motivasyonla dönen, Amerika'da devam edip hiçbir iş beceremeyen insanlar da olabilir.
Fakat tercihler ardındaki nedenlerin büyük çoğunluğunun ekonomik nedenlerden ziyade bunlar olduğunu düşünüyorum.
-
A. Murat Eren’s Bio
Mikrobiyal ekoloji çalışan bir bilgisayar bilimilericisi. Sanal aktivist, blog yazarı. Otorite ile problemleri var. Sizinle de problemleri var.






Loading...















