-
-
Merak buyurmayın azizim. Uzun bir süre ara vereceğim bu geceden itibaren. Yaklaşık 6 ay kadar. Bu gece yanıtladığım sorular son sorulardır bu cihette. Mayıs ya da Haziran ayında yeniden aktif bir şekilde soru yanıtlamaya başlarım. Tarihle ilgili olduğu ve bilgim dahilinde olduğu sürece her soru yanıt bulacaktır. Siz merak etmeyin.
-
Roma'daki sikke sirkülasyonu hakkında etraflı bilgim yok. İmparatorlar kendi adlarına para bastırıyorlardı, ancak piyasadaki para toplanıyor muydu, toplanmıyor muydu bunu söylemek zor.
Yalnız şu kadarını söyleyebilirim, para ekonomisi henüz çok ilkel olduğu için, imparatorluğun dört bir yanındaki her türlü gümüş ya da altın sikke piyasa değeri reel ve nominal değerinin aynı olmasından ötürü sabit bir şekilde değişime girebiliyordu. Yine de Osmanlı'daki gibi bir uygulama var mıydı bilemiyorum. -
Efendim merakınızı hemen giderelim başımız üzre.
Bir padişah tahta çıktığı vakit, kendi otoritesini göstermek adına yeni sikke bastırır. Darphane-i Amire yapar bu işi genelde. Ya da Rumeli'de ve Anadolu'daki sayılı başka darphaneler. Bu sikke dolaşıma sokulurken, bir taraftan da mevcut bütün sikkeler halkın elinden ve piyasadan görevliler vasıtasıyla toplanır. Toplanıp yeni sikkeler onlara verilirken sikkelerden ufak bir miktarda tağşiş yapılır. Yani Senden 30 akçeyi alıyorum ama yeni akçeleri sana 25 olarak veriyorum. Böylece hazine bundan kâr sağlar. Eski sikkeleri evinde saklayanlar ağır mali cezalara çarptırılır. Toplanan sikkeler ise eritilerek yeniden basılırlar.
Bu işlem illa ki her padişah değişikliğinde olacak diye bir şey yok. Piyasadaki duruma ya da özellikle Amerikan gümüşünün gelişinden sonra patlayan enflasyona bağlı olarak birkaç senede bir tekrarlanabilir. Tabi bu pek çok zaman huzursuzluklara sebep olmuştur. -
Efendim bu Kürt toplumunun sosyolojik kodlarıyla ilgili bir konu. Bir devlet gelenekleri yok. Daha doğrusu bizim anladığımız manada, bir Türk-Moğol devlet geleneğinde olduğu gibi ya da İran, Arap, Roma ya da Çin devlet geleneklerinde olduğu gibi bir anlayışları yok. Kabileler ve aşiretler halinde örgütlenen bir yapıdalar. Bunda coğrafyanın da etkisi olmuş. Yani devlet kurmak gibi bir dertleri olmamış, buna ihtiyaç duymamışlar. Sosyo-ekonomik konumları bir devlet kurarak yaşamaya sebep olmamış.
Ancak bununla birlikte Kürt aşiretleri genelde kendi bölgelerine yakın bir yerlerde nüfuz sahibi olan merkezi devletlerle iyi geçinmişler. Onlarla uzlaşma yoluna gitmişler. Osmanlı uzun yıllar Kürdistan'a hakimken Kimi Kürt aşiretlerini örgütlemiş ve bir arada tutmuş. Aynı şekilde bölgedeki göçmen Türkmenleri de benzer şekilde örgütlemiş. (Boz ulus ve Kara ulus örgütlenmelerinden bahsediyorum, Yavuz dönemindeki) Kendi içlerinde özerk olmalarına izin vermiş ve bu şekilde onları vassal olarak kendine bağlamış. Kimisini doğrudan kontrol ederek merkezi hükümete bağlamış. Bu Osmanlı'nın imparatorluk anlayışından da ileri geliyor. Yani Osmanlı gittiği yerlerde otoritesini kuruyor. Ama kendi öngördüğü sistemi her yerde aynı şekilde dayatmıyor. 600 yıl milyonlarca kilometrelik farklı coğrafi bölgelerde ayakta kalabilmesinin sırrı da budur. -
Su zehirlenmesi ile ilgili bir malumatım yok efendim. Tuz kaybetmeleri normaldir. Ancak doğadaki her yiyecek yeteri kadar tuzu bünyesinde zaten bulundurur.
-
Yanlış bir bilgidir efendim. Daha eski dönemlerde Roma'da, hatta Antik Yunan'da Sparta ve Atina'da profesyonel ordular vardı. Bu askerler belli bir miktar ücret alırlardı ve çocukluktan itibaren yetiştirilirlerdi askeri okullarda. Sözgelimi 9 yaşındaki bir Spartalı çocuk, 18 yaşına gelene kadar askeri eğitim ve talim alırdı. Daha sonra da orduya katılırdı.
-
gülbang, görece eskidir efendim. yani özellikle ittihat ve terakki zamanında yazılmış mehter marşlarına kıyala ekidir. klaik çağa kadar gidiyor bildiğim kadarıyla. Aynı şekilde hafızam beni yanıltmıyora hücum marşı da yeni bir beste. Yani Klasik Çağ'dan sonra yazılmış. Zaten birçoğu İTC ürünü.
-
Vardı efendim, bugün yaşadıkları yerlerde yaşıyorlardı yine.
-
Efendim izah etmeye çalışayım.
Birincisi Osmanoğulları Anadolu'nun kuzeybatısında örgütlenmiş bir Türkmen aşireti. Yalnız orada tek başlarına değiller. Yani kendilerine "yoldaş" olarak belledikleri başka Türkmen beyleri ve aşiretleri var.
İşin kilit noktası şu ki, Anadolu'nun bu kısmı hem Moğol baskısından uzak, hem de Moğol hakimiyeti altındaki kukla Selçuklu sultanının başını kaldırıp rahatça ulaşamayacağı bir yerde. Ayrıca Karamanoğulları, Menteşeoğulları ve Çandaroğulları gibi başka Türkmen beylikleriyle çevrili bir bölge. Bu beylikler de genelde Konya'daki merkezi hükümetin ya da Moğol valisinin otorite boşluğundan yararlanma eğiliminde bir siyaset izliyorlar. Yani doğu ve güney yakası güvende.
Batı'daki Bizans ise eski merkeziyetçiliğinden uzakta, pronoia (Osmanlı'daki tımar) sahiplerinin güçlenip yerel sıklet merkezleri oluşturarak birer feodal bey durumuna geldikleri (tekfur) bir coğrafyaya dönüşmüş. Osmanlı da çevresindeki diğer Türkmen güçleriyle birlikte bir ittifak halinde bu feodal beylerin arazileri üzerine seferler yapıyor, kimisiyle de ittifaklar kuruyor (Köse Mihail örneği gibi) ve bu şekilde güçleniyor.
Bizans da Osmanlı'yla doğrudan mücadele edemeyeceğini anladığı vakit onunla uzlaşma yoluna gidiyor. Çünkü bölgede başka denge sağlayıcı güçler de var. Aydınoğulları'nın gazi donanması, Venedik ve Ceneviz gibi Latin donanma güçleri, Karamanoğulları Beyliği'nin giderek büyüyen otoritesi, İstanbul'u tehdit eden Sırp ve Bulgar krallıkları gibi...
Bütün bunları hesap ettiğimizde Osmanlı ve Bizans'ın bir dönem (Orhan Bey'le başlayan ve Yıldırım'a kadar devam eden dönem diyebiliriz kabaca) çeşitli ittifaklar yaptığını görmek normal. Zaman zaman Osmanlılar'ın kimin Bizans tahtına geçeceğini belirlemede bile bir rol oynadığı görülürken, zaman zaman da Bizans'ın Osmanlı tahtı için kozlar oynadığını görüyoruz. Hatta Osmanlılar'ın Batı Anadolu'daki fütühatı sırasında Bizanslıların vassal olarak birlik yolladıklarına bile şahit oluyoruz. Politikaları oldukça birbiri içine giriyor, bazen kader birliği bile ediyorlar. Ne zaman ki Osmanlı artık Rumeli'nde ve Anadolu'da merkezi bir imparatorluğun ilk emarelerini gösteriyor ve önü alınamaz bir güç haline geliyor (Yıldırım dönemi), o zaman Bizans'a karşı açık bir tavır alıyor. Bizans da denize düşen yılana sarılır hesabı Latinlere arkasını veriyor. -
Efendim hemen her monark bunu yapmaya çalışmıştır ilk, orta ve yeni çağ'da.
Zira kuvvetini toplumun kendisinden doğrudan alamayan her iktidar, meşruiyetini bu yollu dini ya da efsanevi geleneklere dayandırma yoluna gider. Ya da köklü devlet geleneklerini kendisine başlangıç noktası kabul eder.
Çünkü sözünü ettiğim bu gelenekler (Türk-Moğol hakanlık geleneği, Oğuz kültü, İran-Farsi devlet geleneği, İslami hilafet geleneği, Roma devlet geleneği, kayzerlik v.s..) o dönemler için kutsal, geçerli ve üstün güç göstergesiydiler. Bu yüzdendir ki Osman Bey Türk-Moğol-Oğuz devlet geleneğinin devamı olduğunu iddia etmiştir. Bu yüzden Yıldırım Bayezid Mısır halifesinden "sultan" ünvanının verilmesini istemiştir. Yine bu yüzden Timur kendisini Cengiz Han'ın geleneğinin devam ettiricisi olarak lanse etmiştir. Fatih'in "Roma kayzerliği" iddiası da bundandır. Saymakla bitmez şüphesiz. -
Efendim sosyal açıdan çok iyi ilişki içinde oldukları söylenemez. Bu Yahudiler'den kaynaklı bir durum. Ticari ilişkiler mevcut ama. Biliyorsunuz Yahudiler hep zulüm görmüş, vatansız yaşamış insanlar. Hrısityanlığın baskın olduğu bir dönemde köşe bucak kaçıp kendilerine ait küçük komünlerde yaşıyorlar falan. Arabistan'da bu yüzden görece daha serbest bir yaşam alanı bulmuş olabilirler. İyi araştırılması gereken bir konu. Bu konuda yazılmış bir şeyler var mı bilmiyorum.
-
Önemli olan zırha ne kadar güçlü değil, hangi açıyla ve nasıl bir silahla vurduğunuzdur ekselans.
Elbette zırhın da önemi var. Kalın bir demir tabakası mı, örme zırh mı bunlar da önemli. darbeyi emme kuvveti nedir ne değildir hesaplanmalı.
Yalnız sözgelimi iyi bir yatağanınız varsa, doğru açıyla vurduğunuzda her türlü zırhı yarabilirsiniz. Önemli olan teknik. -
Efendim normalde tarih konsepti dışındaki soruları siliyorum. Kaideyi bozduğum nadir olur. Hatırlatmak amacı ile söyleyeyim, tarihle ilgili sorulara yanıt arıyoruz naçizane.
Söz sözdür. Karşı tarafça hükmü geçerliliği sürdüğü müddetçe tutulmalıdır elbet. -
Efendim pek latif-şinassınız.
Selçuklu Devleti'nin kurulup inkışaf ettiği coğrafyanın hangi coğrafya olduğunu gözünüzün önüne getirirseniz; Selçuklu'nun da, Onun Rûm diyarındaki bir nevi devamı sayabileceğimiz Osmanlı'nın da neden Farsi geleneklerle içli dışlı olduğunu anlayabilirsiniz sanıyorum. -
Efendim taht Tatar'ındır, zira Osmanlı hanedanı bir şekilde son bulursa, Osmanlı tahtına Kırım girayı oturacaktır. bu Osmanlı'nın geç dönemlerde bile Türk-Moğol geleneğine olan en büyük göndermesidir. Kırım giraylarının Osmanlı hükümdarı olabileceği kaidesinden sebeb "Taht Tatar'ındır" denmiştir.
-
Efendim maalesef bu konuda etraflıca bilgi sahibi değilim. Bildiklerim de sizin gibi internetten okuduklarımla sınırlı. Belki Rus tarihi üzerine bir iki kitap okumak elzem olabilir. Sizin için Denis Sinor'a bakacağım, belki orada malumat bulurum.
-
Hem ekonomik, hem siyasi, hem de dini idi efendim. Yahudiler özellikle Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra hemen her ülkede ekonomik kudretlerini artırmışlardı. Siyaseten de etkindiler ve hatta ilk defa Kudüs'te bir yahudi devleti kurma planlarını bu sürede ortaya attılar. Dini ihtilaflar konusu her din çatışması için geçerli.
Almanya'da Hitler iktidara geldiğinde ülkesi Versailles'ın altında bir saman balyası gibi eziliyordu. Ekonomi berbat durumdaydı. İnsanlar işsiz ve aşsızdı. Hemen hemen tüm şirketler Yahudilerin ellerindeydi. Hitler, hem ari Alman ırkı psikozunun hem de milli ekonomiyi oluşturacak Nasyonal Sosyalizm ülküsünün etkisiyle Yahudiler'e yöneldi. Şirketlerini millileştirdi ve tüm zengin Yahudileri bir bir bertaraf etmeye başladı. Bu sürede kaçabilenler yurtdışına kaçtı. Kaçamayanlar yok edildi ya da toplama kamplarına yollandı. -
Efendim elbette mümkün değil. Harem bir kurumdur efendim. Enderunun belkemiğidir, sarayın kalbidir. Ayrıntılı bilgi şuradan edinilebilir:
http://www.formspring.me/Muverrihzade/q/1309691999 -
Efendim,
İstanbul'un Fethi sırasında Osmanlı birlikleri içerisinde çok sayıda paralı asker yoktu. Ancak önemli bir bölümü Sırp yardımcı birliklerinden mürekkeb bir vassal birlik vardı. Sayıları 3000 ile 4000 arasında olmalı.
Sırplar Kosova'daki mağlubiyetten sonra esasen hemen hemen Osmanlı'nın en sadık müttefiklerinden olmuşlardır. Yıldırım Bayezid zamanında da, II.Murad zamanında da Osmanlı her talep ettiğinde (zira vassaldırlar) yardımcı birliklerle Osmanlı ordusunda görev almışlardır. Ankara Savaşı'ndaki rolleri ve cesaretleri de çoğu çağdaş (o zamanın çağdaşı yani) Osmanlı tarihçisi tarafından takdir edilerek anlatılmıştır.
Fetih sırasında da Osmanlı'da yardımcı kuvvet olarak yer almışlardır ve fetihde yine cesur savaşımlarıyla önemli rol oynamışlardır. Bu yardımcı kuvvetler dışında "paralı asker" olarak yer alan muhtemelen Sırplardan, Arnavutlardan, Bulgarlardan ve Bosnalılardan oluşan ancak sayısı 1000'den fazla olmayan bir birliğin olduğu da muhtemeldir. -
Cancağızım on kabile değil, onuncu kabile kaybolmuştur. Kaybolan tek bir kabile var yani mite göre. Bana Kızıldeniz'i geçerlerken bir katakulliye getirilmişler gibi geliyor sanki.
Ortaya tezler atak diyen gözel ağzını sevsinler senin ayrıca. Bak 6000 yaşında dedeyim, şu sempatikliğin yüzünden hitabetimden taviz verdim.
-
Müverrihzâde Kethüdâ Efendi
Smyrna
Müverrihzâde...’s Bio
Efendim tarih dışındaki her nevi hususi sorunuz için buyrunuz, bu da şahsımındır;
http://www.formspring.me/Dunyevi
