-
-
İnsana göre değişir. Normalde insancılımdır ve insan hayatı her şeyden önemlidir. Ama oksijen israfı diye tabir edebileceğimiz birinin hayatını kurtarmayı seçmezdim sanırım.
-
Askerliğin zorunlu olmasına karşı olsam da, bedelli kavramını adaletsiz buluyorum.
-
Soru fantastik içerikli mi, gerçekçi mi? Bir griffon yaratmak güzel olurdu mesela. Ama gerçekçi bir soruysa, yaratılan en işe yarar hibrit katır olsa gerek.
-
Bir hatun olarak format atar, bilgisayarı baştan kurar, her türlü sorunla başa çıkabilirim. Torrent kullanır, her türlü bilgisayar oyununu oynar, iki bilgisayar arasında ağ kurarım. Bunlar basit şeyler, özellikle de danışabildiğiniz bir google varken.
-
Soruyu sorarken bile taraflı sormuşsun aslında. Savaşta her şey mübahtır, "pislik" dahil. İyi savaş, onurlu savaş diye bir şey yoktur; savaş denen şey pisliktir zaten.
Şahsen binlerce insanın savaşı kazanmak uğruna savaşarak ölmesindense, savaşı kazandıracak ancak insan ölümlerini en azda tutacak hamleleri tercih ederdim. Meşhur laf der ki:
“The object of war is not to die for your country but to make the other bastards die for theirs.” -
Ekşi'den alıntı:
"Aslında anlam olarak zaman bakımından en eski olan, ilk durumda kalmış olarak açıklanıyor olsa da, çağımızın sözcüğe yüklediği bayağılık, kabalık, kıyıcılık çoktan gerçek anlamlarını aşmış ve kabul görmüştür.
Değişimlere katkıda bulunmak ve anlamak yerine engel olmaya çabalayan her şey ilkel tanımının içine girebilir. Eskinin ilkel yeninin uygar, doğunun ilkel batının uygar olduğu önyargılı dayatmalardan başka bir şey değildir. Her yaşam, her değer kendi içinde anlaşılmalıdır." -
Dizi değil de, Leviathan için güzel bir film çekmek enfes olurdu.
-
Elbette. Dışarıda oyunlar oynadığımız, eve dönüp televizyon başına geçip çizgi film izlediğimiz dönemlerdi. Özlüyorum bazen.
-
Leviathan içerikli soruları yanıtlamayı seviyorum, zira benim bile daha önceden düşünmediğim noktaları işaret edebiliyor bazı sorular. Hem Leviathan'ı geliştirmek açısından güzel oluyor böyle sorular, hem de açıkçası okunduğumu bilmek iyi hissettiriyor.
-
Aslında nefret, korku gibidir bence. Kitiara Uth Matar'ın çok sevdiğim bir sözü vardı, hatırladığım kadarıyla yazacağım: "Korku seni ele geçirirse altına etmene sebep olabilir. Ama senin için çalışmasını sağlarsan, daha hızlı kaçmana da yardımcı olabilir."
Nefret de böyle. Kuru kuruya nefret işe yaramaz. Elinde ateş topu tutmak gibidir, seni yakar sonunda. Ama nefreti bir noktaya yönlendirirsen seni ateşler ve hırslanman konusundaki en etkili güce dönüşür. -
Ben şans oyunlarının birilerinin kontrolünde olduğunu düşünüyorum. Yani hangi sayıların geleceği, ikramiyenin kimlere gideceği önceden biliniyor gibi geliyor bana. Zamanında bir ülkede, yanlış hatırlamıyorsam Almanya'ydı, sonuçlara hile karıştığı konusunda bir skandal yaşanmıştı.
Büyük ikramiyelerin bana çıkacağını sanmıyorum ama ufak tefek ikramiyeler için bazen oynadığım oluyor. -
İngiliz İngilizcesi. Güzel bir aksanla konuşan İngilizi saatlerce dinleyebilirim, anlattıkları ne kadar saçma olursa olsun.
-
Hiçbir şey. İnsanları genellemeyi sevmem. Kim ne yapıyorsa yapsın, Twitter ya da Facebook'u nasıl kullanmak istiyorsa kullansın.
Esas hatamız, "Şunu şu şekilde yapanlar" ya da "Bunu bu şekilde kullananlar" diye sabit ve keskin hatlı kümeler oluşturup, içine doldurduğumuz insanlara dair önyargılı yaklaşımlarda bulunmak.
Bu önyargılı yaklaşımlarımızla, küçümseyip genellediğimiz kişilerden pek farkımız kalmaz ki? -
Aslında öyle geniş bir soru soruyorsun ki...
Konu hakkında çok bilgili olmamakla beraber eğitim felsefesi çeşitlerinden bir demet sunacağım sana, fazlasıyla yüzeysel haliyle:
Bazıları diyor ki, "çocuklar oyun hamuru gibidir, devlet eliyle şekillendirilmelidirler." Bu görüşe göre, evet, eğitim almalıyız genç yaşlarda. Hatta "ağaç yaşken eğilir". (Biz bu sisteme göre eğitim görüyorduk 2005 yılına dek)
Kimisi diyor ki, "okullarla çocukların hayal dünyasını öldürüyor ve onları tekdüzeleştiriyoruz." Bu kişiler de okulda verilen eğitim yerine, çocuğun kendi kendisine bir şeyler öğrenmesini savunuyorlar. (Bu biraz ütopya)
Kimisi de "Çocuğa rehberlik edelim. Biz yönlendirelim, o ihtiyacı olanı öğrensin. İhtiyacı olmayan hiçbir şeyi öğretmeyelim." (Yeni eğitim sistemimiz düzgün bir şekilde yürütülse, bu felsefeye göre ilerleyecek ama yürütmede aksaklıklar var tabii)
Bu görüşler bu kadar sınırlı değil tabii, bir sürü farklı görüş ve eğitim felsefesi mevcut.
Soruya geri dönersek,
Anladığım kadarıyla sen gençliğin okuma sürecinde ziyan edildiği görüşündesin. Haksız da sayılmazsın, kötü eğitim sisteminin sonucunda "bunca yıl okudum, elime ne geçti?" diye düşünen bireyler yetişir. İstediğimiz bu değil.
Ama iyi bir eğitim sistemi, gençliği ziyan etmez. Hatta gençlerin okula koşa koşa gitmesini sağlar. Ütopya gibi, değil mi? Ama böyle eğitim sistemleri mevcut. Eğlencenin had safhada olduğu, eğlenirken ve oynarken öğrenmenin temel alındığı ve öğretilenlerin gerçekten (gerçekten kelimesinin altını çiziyoruz kırmızı kalemle) işe yaradığı bir eğitim sistemi, gençlere "neden bunları öğrenmek zorundayım?" diye düşündürmez ve gençlere de yararlı olur üstelik.
Uzun lafın kısası, eski ezberci eğitim sistemine göre bakarsak "keşke gençliği ve yetişkinliği bu şekilde okuyarak geçirmesek" derdim. Ama yeni yaratıcı eğitim sistemi yolunda işlerse, bu geçen zamanlara dair "Okuyup çalışmak mı? Eğleniyoruz biz!" yanıtı vereceğimiz şüphesiz.
Ama keşke düzgün işlese. -
Ne duruyoruz?
-
Yaklaşık 5 dakika önce. Gece-gündüz, bulutlu-bulutsuz fark etmez; ben gökyüzüne bakmadan yaşayamayanlardanım. Abartmıyorum, şiirsel konuşmuyorum. Gerçekten de öyle.
Büyük bir şehirde yaşadığım için geceleri yıldızları görememek üzüyor bazen. Şehir ışıklarının daha az olduğu yerlerde yıldızları izlemeye bayılıyorum. Gün içinde de gökyüzüne, bulutların şekillerine, gün batımı esnasında gökyüzünün rengine, gün doğumu sırasında ton ton açılan ufuklara, gökyüzüne yükselen kuşlara, kapalı bir gün bile olsa bulutlara muhakkak en az bir kez bakarım. -
Evet :) Genellikle film ve oyun ostleri, sözsüz müzikler hikayeyi kurgulamam açısından çok faydalı oluyor.
İkinci soruya gelirsek, ilham değişkendir. Bazen en güçlü notaları önüne koysalar, etkilenmezsin. Yazacağın hikayeye ve duygulara göre farklı şarkılar etki edebilir sana. Yine de örnek vermem gerekirse, Death is the Road to Awe, ne zaman dinlesem beni sarsan bir parçadır. -
Marifet iltifata tabidir. Eğer biri gerçekten marifetliyse, ona bu konuda iltifat etmemek zalimlik olur bence.
-
Eskiden Agatha Christie okurdum. Sanırım okuduğum tek polisiye roman yazarı o. Eskiden mutfak kısmını merak ederdim ama artık bir polisiye sadece ondan ibaret olmamalı diye düşünüyorum.
Caglayan TILSIM’s Bio
Su saftir, suya guvenilmez, su derindir. http://twitter.com/#!/CaglayanTILSIM














